28 Ekim 2008

İyi ki...



Hadi her şeyi bir kenara bırak...bir mum yak ve içiyorsan bir de sigara...kapat gözlerini ve bütün “keşke”lerinle yüzleş bugün...

Hayatın sana küstüğü anları düşün ve onlara neden olan “keşke”lerini... hadi yüzleş... yüzleş ki; her “keşke” yi bir “iyi ki”ile sıvayabilesin.yüzleş ki yarın “ben bugün yeniden doğdum”diyebilesin.

Yaşamın senden aldıklarını...senin ondan çaldıklarını...her şeyden
öte yaşadıklarını düşün...her “keşke”nin yerine bir iyi koy yaşadığın
anlara ve anları böl yıllara...hadi “keşke”lerini say, senin için yüzlerce “keşke”nin karşısına bir “iyi ki” koy yaşanan anlara inat... hadi tart...
ve düşün hangisi ağır diye.

Ne çok şey almıştır zaman ve ne çok şeyi tüketmiştir farkına varmadan. insan en çok kaybettiği değerler için ağlar ve en çok yitik zamanlarda bıraktığımız “keşke”leri yaşarız ömrümüzde. ne çoktur dilimizdeki yeri ne çok anlam saklarız bu tek kelimede, ne büyük bir sırdır yüreğimizde son nefese kadar taşımamız gereken. peki ya “iyi ki” saklamak zorunda olmadığımız en karanlık gecede bile bize ışık olan, herkesle paylaştığımız kaç tane “iyi ki” var hayatımızda.

Sen her gece mumlar yakarsın ve ağlarsın en saf yanınla... ama “keşke”ler yapışır yakana.bir tünel olmalıdır hayatın karanlığında,ışığa uzanan bir dehliz...ne kadar yakındır oysa beklenen ışık.görürsün, ama yaklaştıkça kaybolur hayattaki “keşke”lerin gölgesinde.bütün renkler yitirir anlamını, bütün anlamlar kaybolur...kendini en mutlu hissettiğin anda bile bir “keşke”çıkar karşına seni umutsuzluğa sürükleyen...

İçeriyi “iyi”ki olan hiçbir “keşke” yoktur
Hadi her şeyi bir kenara bırak...bütün “keşke”lerin karşısına tek bir tane “iyi ki”koy...kapat gözlerini... ve düşün...“keşke”ler ıslıkla “iyi ki”ler yumrukla yıkılır unutma

Hadi “iyi ki” askerlerinde bir ordu kur kendine.bütün “keşke”lere savaş aç...pusuya düşür onları...denizden geçemiyorsan, karadan yürüt gemilerini.kavgada namertlik yoktur unutma.varsın senin için kalleş desinler.sırtından kurşunla onları.sonra bir dar ağacı kur yüreğinde,geri kalan bütün “keşke”leri idamla yargıla ve as...yürü ardında bakma-dan, başın dik olsun, muhteşem bir savaş kazanmış muzaffer bir komu-
tan edasıyla yürü.adımların hiç tereddüt etmesin “iyi ki”lere giderken. Çünkü keşkeler yok artık... yokuş yok...viraj yok...artık ömrünün her karesini dilediğin renge boyayabileceğin bir yol var önünde. hep “iyi ki”lere uzanan hep “iyi”lerin olduğu.boya dilediğince boya...her umut ayrı bir renk, her hayal bir desendir avuçlarında unutma.
sevgiyle kal....

14 Ekim 2008

Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha...

Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha...

İnsanın ortak kaderi doğum, ölüm ve o aradaki zaman, yaşam...
Doğmak, ölmek isteğe bağlı değil...
Ölmek, belki bazen.
Bize düşen yaşamak.
Koşullar ne olursa olsun yaşamak...
Ayakta kalmak...
Hadi sıyırttın sıyırttın, hayatta kalabildin zar zor...
Uzun yaşamak, bir ayrıcalık. İyi, güzel...
Ama ayakta kalmak, kalabilmek. Ceza ! Müthiş bir ceza!

İlkokuldaydım, birinci sınıfta. Hiç unutmadığım bir cezaya
çarptırıldım.Karatahtanın önünde, sırtım sınıfa, yüzüm karatahtaya
dönük, ders bitimine kadar kıpırdamadan ayakta durmak...
Utanıyorum, midem bulanıyor. Ölmek istiyorum.
Herkesten nefret ediyorum, herkes ölsün istiyorum.
Sonra bir ara cebimdeki kabarıklığı hissediyorum: Kabak çekirdeklerim!
Bir kuruşluk kabak çekirdeği almıştım, bir tane bile yemedim.
Mahmut'la ( benden birbuçuk yaş büyük ağabeyim; üçüncü sınıfa gidiyor)
eve giderken yiyecektik. Evimiz taa tepede, Abidin Paşa Köşkü'nün orada.
Bahardı... Bademler açmış, tepeye giden toprak yol bomboş.
Ev yok pek. Apartman hele hiç yok.
Göz alabildiğine tarla. Papatyalar, gelincikler.

Hadi be sen de!.. Ne diye ölecekmişim...
Mati'cigimle güzelim dağ yolunda çekirdek yiyerek,
konuşa gülüşe eve gitmek varken !

Şimdi dönüp geriye baktığımda, hep çekirdek misali umutlar peşinde
ayakta kalabildiğimi görüyorum.
Öleceğimi bile bile bir çekirdek uğruna bu kadar çaba, çırpınma!
Değer mi ?.. Birşey yap,
Met'i anımsıyorum, sevgili Aziz Nesin'i...
İçim ısınıyor yeniden.
Kalk hadi diyorum, durma koş, birşeyler yap. Yaşa...
Dur diyorlar bir yandan da, koşma...
Yeter dinlen artık. Koşma...

Öl artık !
Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha..."

Yıldız Kenter

08 Ekim 2008

Güç sende...

Düsüncelerin neyse hayatinda odur. Hayatin gidisini degistirmek
istiyorsan düsüncelerini degistir.

William Shakespeare

29 Eylül 2008

Uçar gider, koşsan da tutamazsın

Bazen Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan
Güneş kucağındadır, bilemezsin
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...


W.SHAKESPEARE

27 Eylül 2008

Kadir gecesi

Bu gece Kadir gecesi...

Günahlarımızdan arınabileceğimiz, yaratandan af dileyebileceğimiz ve affedilebileceğimiz ender günlerden biri.

Af diledim Allah'tan bugün. İkimiz için. Hem senin, hem benim için.

1000 aydan daha hayırlı olduğuna sığındım. Bugün meleklerin yer yüzüne inip af dileyenlere merhamet edeceğini duymama sığındım. Sesimin duyulacağına inandım.

Günahlarımı göz yaşlarıma sarmaladım. Söyleyemediklerimi,dillendiremediklerimi koydum içine ve göz pınarlarımdan salıverdim öylece.

Hani herkes bana teşekkürlerini sunuyor ya... Özeniyor ya benim gibihissetmeye,yaşamaya...

Hıh... Bilmiyorlar ne kadar günahkar olduğumu aslında. Yaptıklarımı,yaşadıklarımı, hatalarımı...

Ne kadar af dilesem belki affolmaz. Belki geri dönüş olmaz o günlere. Ancak yine de inandım söylenenlere. İnandım merhametine...Büyüklüğüne...

"O"nun için ağladım biraz. Biraz senin için, birazda kendim...

Kendim için ağladım çünkü son iki yıl içinde kendimi ne kadar alçalttığımı, hayatımın tek eksik parçasını tamamlamak uğruna ne kadarsefil olduğumu gördüm.

Ne kadar ayağa düştüğümü fark ettim...

İçimde saklı duyguların ortaya çıkarılması ile başlayan, daha sonra kontrolsüz bir biçimde hayatıma yayılan, başka ruhlara da göz yaşını bulaştıran, freni patlamış bir araba gibi oraya buraya çarparak ilerleyen hayatımda ne kadar aciz olduğumu anladım.

Af diledim acizliğim için. Yapılması en günah şeyleri yaptığım için.

Çünkü iyiyi veren Allah, kötüyü de insan için verdi. Kötüyü, iyiyianlasın, ona tutunsun diye verdi.

Ne kadar kötü olursa, kazandığı iyilik de o kadar derin, o kadarsağlam olsun istedi.

Bu gece meleklerini yer yüzüne gönderdi. Onları iyi olanın değerini anlayıp, af dileyenleri affetmek, ilk doğduğu günkü saflığına ulaştırmak için gönderdi.

Ona inananları kanatları altına almak, şu fani dünyada herşeyi gören,bilen kudretiyle, o büyük şefkati ile korumak istedi.

Onlara, "Bir şans daha" dedi.

Onlar bu inancın getirdiği huzur ile ayağa kalktı secdeden.

Onlar şu dünyada aslında ne kadar aciz varlıklar olduğumuzu anladı.Milyonlaca kilometre kare büyüklüğündeki dünyada ufacıcık minicik bir parça olduğumuzun farkına vardı.

Hata yapmadan doğrunun doğruluğunun ne kadar doğru olduğunun anlaşılamayacağının ayırdına vardı.

Onlar günahlarını hiç unutmadı.

Af dilemeyi de...

Doğruyu öğrettiği, gösterdiği için Allah'a teşekkür etmeyi de...

Neden hala yaşamaya devam ettiğinin farkına vararak, verilen bu şansınkıymetini bilerek, hayatta kalmayı nasip ettiği, öğrendikleriniuygulasın diye bir şans daha verdiği için şükrederek yaşamayı da..

26 Eylül 2008

Kadın olmak...

Kadın Olmak!...

Bir kadın çocuktur aslında… Çocuk gibi davranmayı sever. Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini ister.Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak sevmeli erkek kadını… Ama hiç bir kadın çocuk muamelesi görmek istemez. Söylediği şeyler çocukça da olsa dinlenilmesini, dikkate alınmasını ister.Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz; ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz..

Bir kadın güçlüdür aslında...

Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür. Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez. İster ki, erkeğin gücü kendisine huzur versin. Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekler. Böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir. Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz. Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.

Bir kadın sevgidir aslında...

İçinde her zaman sevgiyi taşır. Sevdiklerinden kolay ayrılamaz. Sevdiklerini kolay kolay kıramaz. Zor sever; ama, tam sever. Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız. Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz. Ancak beyninde yer alamazsınız. Her an terk edilebilirsiniz. Sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette Bunun tek nedeni ise engelleyemedikleri ”acımak' duygusudur.

Bir kadın yalnızdır aslında...

Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz. Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır. O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez. Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz. Yalnızlık onun sığınağıdır. O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir. Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız, onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.

Bir kadın çılgındır aslında...

Neler yapabileceğini erkek aklı hayal bile edemez. Üreticiliğinin sınırı yoktur ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler. Hoyratça harcamaz üreticiliğini. Sadece erkeğine saklar. Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız demektir. Çünkü hayatın içinde olan her şey ancak kadınlar olduğunda anlam kazanıyor. Yemek yemek, su içmek bile. Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz? Anlıyorsanız ne mutlu size. Anlamıyorsanız ne yazık ki yaşamıyorsunuz!

............bir kadını ağlatırken çok dikkat edin..!!!

....... çünkü Allah gözyaşlarını sayar.....!!!!

kadın;erkeğin kaburgasından yaratıldı,ayaklarından yaratılmadı..!!!

öyle olsaydı ezilirdi......!!! üstün olsun diye başından da yaratılmadı......!!

AMA GÖĞSÜNDEN YARATILDI......

Eşit olsun diye......

kolun biraz altında...

Korunsun diye...!!!

KALP HİZASINDA SEVİLSİN DİYE!!!

Can DÜNDAR

(tabi anlayana)

21 Eylül 2008

Özlüyorum

Özlüyorum seni.
Gücüm yetmiyor unutmaya
Özlüyorum
Elini tutmayi sesini duymayi
Boynuna sarilip omuzunda aglamayi
Nedensiz sevinçleri
Hasret dolu sevgi dolu simsicak düslerimi
Özlüyorum
Gücüm yetmiyor unutmaya
Seni aramazsam unuturum sanmistim
Girmez sanmistim hayalin beynime
Geceleri düslerimde
Gündüz baktigim heryerde seni
Özlüyorum..
Renkler gitmenle soldu
Kirmizi kirmiziligini unuttu
Mavi maviliginin farkinda degil
Beyaz yanliz sen giydiginde
güzelligini haykiriyormus
Özlüyorum
Bu özlem bu bekleyis hiç bitmiyecek
Ruhumda sana açan eflatun renkli çiçekler
solmayacak
Olmasanda sensiz sensizligi yasatacagim
Sensiz seninle olmayi basaracagim
Sonun yaklastigini hissettigim gün
Beyaz, bembeyaz mendilimi sallayarak
Sensiz yasamin kahrediciligine veda ederek
Seninle sonsuzluga kavusacagim. .

30 Ağustos 2008

Cem Özkan - Dön bana


DÖN BANA -Cem Özkan


Üzülürüm yine
Resmini görünce
Maziye bakarak
Vazgeçemem senden
Bir ömür geçse böyle
Ardından yalvararak

Dön bana yeniden ne olur
Sev beni yeniden ne olur
Al beni yanına ne olur
Dön bana yeniden ne olur
Ne olur...

Unuturum sandım
Zamana bırakınca
Seni nasıl sevdiğimi
Ama bugün yine
Söylüyorum hep aynı
Hep aynı şeyi
Dön bana yeniden ne olur
Sev beni yeniden ne olur
Al beni yanına ne olur
Dön bana yeniden ne olur
Ne olur...

25 Ağustos 2008

Değmez mi dersin?

Günün birinde bir kız yaşarmış. Kızın saflığını ve masumiyetini görmek için gözlerine bir an bakmak yetermiş. Gözlerine bir an bakan biri onun tüm yaşantısını, bükük dudaklarına bakan yaptıklarından duyduğu memnuniyetsizliği hemen anlarmış. Ancak ona kimse yardım edemezmiş. Günün birinde bu kızı çok iyi hissetmeye başlamış bir genç ona yardım etmeyi denemiş. Ama dedik ya ona kimse yardım edemezmiş...kendisinden başka...

Genç çocuk ne yaparsa yapsın ona yardımcı olamamış. Onun üzüntüsünü kendi üzerine almış, her an ona yardım etmeye çalışmış, göremediklerini göstermeye, hissedemediklerini hissettirmeye çalışmış, onun dertlerini kendine dert edinmiş ama elinden hiç bir şey gelmemiş. Üzüldüğü ve yıprandığı ile kala kalmış. Sonunda çaresizlik içinde onu kendi haline bırakmaya karar vermiş...

Kız yalnızlığına çekilmiş sonra. Şehrin gürültüsünden, hızlı yaşantısından kaçmış, daha sakin ve sessiz bir yere yerleşmiş. Yanlızlğı içinde tanımaya başlamış kendini sonra. İçinde iki kişi yaşadığını fark etmiş. Duyguları ve mantığının ayrı kişiler olduğunu ayırt etmiş. Her zaman mantığını konuşturduğunu duygularını hep susturduğunu fark etmiş. Birazcık da ruhuna, duygularına vermiş sözü. Adil bir yargılama sürecine girmiş böylece. Daha iyi kararlar alabilir olmuş. Aydınlanmaya başlamış yavaş yavaş. Yıllardır kendine zorla kabul ettirdiği kalıpların dışına taşmaya başladığında bulmaya başlamış kendini, anlamış yanlış yollarda, alakasız patikalarda kendini harap ettiğini.

O günden sonra yaşadıklarından dolayı kendini suçlamayı bırakmış, pişmanlıklarını, aldığı kötü kararları düşünmeyi rafa kaldırmış. Çünkü anlamış ki insan hata yapar. Belki bazen en acısını, belki geri dönülmez olanlarını yapar. Bunların hata olduğunu düşünerek başka bir hata daha yapar. Ancak asıl hata bu değildir hiç bir zaman. Bu hayattaki asıl hata denilen şey, hata olarak görülen hatayı tekrarlamak, geçmişe takılıp kalmak ve geleceğini mahfetmektir. İşte asıl hata budur.

O gün tüm düşüncelerinin üzerine beyaz bir çarşaf örtmüş. Sözde hatalarıyla barış imzalamış. Onlarla savaşmayın ne kadar anlamsız olduğunu fark etmiş. Savaşmak kan dönmek, içini paramparça etmektense , inşaa etmeyi, güzellikler yaratmayı denemeye karar vermiş.Kendine bir söz vermiş.

"Sözde hatalarımı affedecek ve asıl hatayı yapmayacağım. Geleceğimi mahfetmeyeceğim. Sözde hatalarım benim ne yapıp ne yapmamam gerektiğine dair klavuzum olacak benim. Onlar benim dostum olacak aslında. Bundan sonra hata yapmayacağım. Doğru olana, huzura, sağlığa mutluluğa ereceğim. "

O gün içine doldurduğu mutluluk ve huzur ile artık sabah kalktığında taktığı maskeyi koyduğu yeri unutur olmuş. Çünkü artık ona ihtiyacı yokmuş. Çünkü yüzündeki asıl mutluluk ve huzur etrafına büyük bir neşe katıyormuş. İnsanlar onun saçtığı gerçek neşe ile ona daha çok bağlanıyormuş, gerçek arkadaşlar, dostlar ediniyormuş. Dostları onun her zaman yanında olarak ona destek oluyormuş. O da önceden onları kendinden uzaklaştırmak yerine daha çok yanına davet ediyor onlarla birlikte gülüyormuş ve hayatına emin adımlarla devam ediyormuş.

Sonra günün birinde tüm bu fikirleri daha önce birinden duyduğunu farketmiş. O genç... Zamanında dinlemediği, bir şekilde yanından ittiği, üzdüğü o genç...

Ama biliyormusunuz o genç şimdi çok mutlu. Çünkü önemsediği insan ona fark ettirmeye çalıştığı düşüncelere yönelik bir adım attı. Belki kendi başarılı olamadı, belki beceremedi bilinmez ama önemli olan şimdi bir uyanışın yavaş yavaş gerçekleşiyor olmasıydı.

O gencin şimdi tek bir isteği var. Yenilme! Sözde hatalarına yenilme! Derin uykudan uyanmaya başladığın bu günlerde yatağın sıcaklığına yapılıp yeniden derin uykuya dalma. Unutma! Doğru olan zordur! Sabret. Doğruyu ve mutluluğu kovala... Sözde hatalarını yeni hatalarla süsleme, bile bile yanlış yapma, mantığının sahte diğer yanının gerçek olduğunu ve eninde sonunda belki yıllar sonra da olsa onun kazanacağını unutma! Güvendiğin insanlara sarıl, onlardan güç al, onları itip uzaklaştırma, onları yanına çek, onları yanına çek ki onların güzelliğinden iyiliğinden birer parça da sen al. Onlarla birlikte nefes alarak, onlara bakarak karar, olgunlaş ve onlarla duygularını paylaş. Paylaştıkça içinde doğan minicik huzurla bir adım daha ilerle. Korkma! Senin üzüntülerini kendi üzüntüleri yapacak, üzüntünü üstüne alacak sana yardımcı olarak çok insan var...En azından benim bildiğim bir kişi var...

Elindeki şişeye uymayan bir kapağı 750 kere uydurmaya çalışmaktansa kapağı değiştirmek daha güzel bir fikir değil mi ? 750 kere bunu denedin... Hadi gel şimdi bir de kapağı değiştirmeyi dene. Belki ilk hamle de doğru kapağı bulacak ve mutlu olacaksın, denemeye değmez mi dersin?

10 Nisan 2008

Pencere

Herkes başka bir pencereden bakar hayata. Kimi titizdir her gün pırıl pırıl yapar penceresini, kimi uyuşuktur üşenir kili bırakır penceresini.

Titiz olan insanın penceresindeki ufuk geniştir. Baktığı zaman görür şehrinin güzelliğini, kendi tesadüflerini kendi yaratır bazen, bazen de kendi yaratıcılığıyla arar düşlerinin yansımasını o şehirde. Hiç bir şey yok denen şehir de Sapanca gölünün kenarında bir akşam yemeği yer örneğin, belki de yukarılara çıkar maşukiyede
arkadaşlarıyla mangal partisi yapar. Alır eline fotoğraf makineisini dolaşır şehrinin derinliklerinde , o küçük yeşil kutucuk minibüslerde adını bilmediği kişilerin yanlış binişlerine gülümser, barista cafede kahve içerken, güzel müzikler eşliğinde okur gazetesini, belsada tavla turnuvalarına katılır, ilk turdan elenir belki ama önemli olan katılmaktır :), biraz daha çılgınlaşırsa toplar arkadaşlarını götürür izmit buz pistine, salak salak düşüşlerinde gülmekten kaybeder karın kaslarını,kim bilir belki de gitar kurslarında tıngırtadırken,ingilizce kursunda yes derken gülümser hayata...


Kış olup beyazın güzelliği geldiğinde çıkar kapısının önündeki her sabah ter atarak tırmandığı yokuşa ve bu sefer zevkle bir tahtanın üzerinde kayar aşağı doğru bağırarak. komşularını davet eder sıcak bir çay için. Hayatını okulda kitap satarak geçiren genç kız komşusuyla edebiyat muhabbetine başlar sonra. Akşam film partileri düzenlenir. Film sonraları işin ucu iyice kaçar bedenler müziğe teslim edilir. Üst kattaki polis veysel abi çıkar gelir "saat 2 oldu ne bu ses!" diye bağırır ortalığı inletir. Sonra kapına soğuktan üşümüş titreyen bir kedi gelir. Misafir edersin onu kimseden habersiz odanda. Odandan kaçar ev arkadaşlarının karşısına ansızın atlar sonra. Kedi kovulur yüreğin acır...

Penceresi buğulu olanın,yapacak hiç birşey bulamayanın, hayatı boş bulanın penceresi ise buğuludur işte. "Bulanık bu" der durur öylece. Sıkılır. Çünkü görmüyordur hiç birşey. 4 duvar arasında kaybolur belki de. Kim kirletti bu pencereyi? sorusuna takılmıştır. Penceredeki kir le kavga eder sen niye buradasın ki ? diye.Kirletenleri arayıp bulmaya çalışır, gelin temizleyin bu camı der. Onları bulamazsa biri gelsin temizlesin diye bekler. Oysa hayat pencerenin arkasında akıp gider. Oysa tek yapılması gereken bezi suyu alıp KENDİMİZ ovalamaktır o camı. Kimsenin o camı temizlemesini beklemeden. Kendimiz kendimiz için öğrenmeli, geleceğimiz için elimizi kolumu kıpırdatmalıyız artık.

Çünkü 4 duvar değildir ait olduğumuz yer. Yaşamı yaşamın içinde yaşamak gerekir ve bir insan ne kadar çok olumsuzluk görüyorsa o kadar çok öğreneceği şey vardır hayatta. Çünkü olumsuzu olumluya çevirmektir yaşamın amacı. O farkın ayırdında olanındır güzel ve huzurlu yaşam.

Pencerelerimizin hep pir-u pak olması dileğimle.

Hepiniz benim için ayrı değerlisiniz.

Saygılar.

Kıvırcık.

09 Nisan 2008

Acemi Balık (Bölüm 5-Final)

Eğer engin sularda bir gemi sürükleniyorsa amaçsızca, sürüklenişi dümeni tutan ellerin donup kalmasındandır. Çünkü beden değildir yalnızca yollara dökülen, bedenin küreğidir zihin ve kılavuzudur yürek. Kılavuz ile kürek atışmaya başlarsa gemi sallanır, en değerli varlığını, özünü dalgalara kaptırır. O vakit endişeli donuk bakışlarla uğurlar beden özünü uzaklara. Ve eğer uzaklarda bir yerlerdeyse bedenin özü, ne yazık hiçbir şey görmez gözü…

Yolculuklar, uzaklar, ruhun kendini toparlaması için ilaçtır. Nerde olduğunun, nereye gittiğinin hiçbir önemi yoktur o an. Düşüncelerinin içinde derin bir yolculuğa çıkmışsındır çünkü. Yaşadıklarını düşünürsün, fikirlerin acımasızsa çarpışır, çarpıştıkça güçsüz olan ölür ama yenileri doğar. Yenilerle kurarsın yeniden özünü, yıkıklarını onarırsın ve hani kopan bir ipi bağladığında ipin en sağlam yeri o düğüm olur ya... işte o denli sağlam olur yeni eserin...

***

Gidiyordu… Nereye gittiğini bilmeden yalnızca gidiyordu. Yalnızca ona söylenenleri düşünüyordu. Aslında cevabı ortada olan bulmacayı kendince çözmeye başlıyordu. Asıl olanı sorguluyordu.

-“Gerçek olan ne? Doğru olan ne?
-"Sevgiyi, sevmeyi, aşkı, arzuyu gerçekten biliyor muyum?"
-"Yoksa hepsini birbirine mi karıştırıyorum?...”

-"Duygularımın tutsağı mı oldum yoksa aklımın mı? "
-"Gelip esir mi etti yoksa arzularım beni? "
-"Belki de sevgimin büyüklüğünü ispatladı çektiğim acılar? "

Cebindeki tüm yaşantısını döktü ortaya. Bulmak istiyordu çünkü cevapları. Korkmadan açtı eski defterleri. Okyanusun güzelliğini anımsadı. Bir liste yapmak istedi. Ona yaptıklarını ve onun onun için yaptıklarını görmek istedi. Bir liste sürekli dolmaya başlarken, diğerinin bom boş kaldığını gördü. İçi acıdı. Onun için yaptığı o kadar çok güzellik varken nasıl olur da onun yaptığı hiç bir şey olmazdı…

Lakin tek bulduğu, verdiği o güzel salınış ve bakışları oldu…

-"Benim için kılını kıpırdatmamış olmasına rağmen neden tüm iyiliğimi , tüm kalbimi , tüm sevgimi ona verdim? Yalnızca o gözlere bakmaya doyamadığım için mi ? Her gece mi onunla birlikte geçirmek, her an sarılarak o koku ile ruhumu doldurmak için mi ?..."

-"Hayır. Bu sevgi değil, bu arzuların zaferinden başka bir şey değil. Onu delice arzulamak demek, onu sevmek demek değil. Seni sevmeyen, senin için parmağını bile oynatmayan, peşinden koşturan, süründüren, sana devamlı acı yükleyen,acı çektiğini gördüğü halde yalnızca izlemekle yetinen,sırtını dönebilen birine kendini adamak doğru değil…"

-"Yanlış olan buysa eğer, o zaman doğru olan benim için 10 parmağını feda eden, peşinden koşturmak yerine hep bir adım gerimde olan, acı çektiğini gördüğünde dayanamayıp o acıyı alıp yerine mutluluk koymaya çalışan, hayatı çekilmez kılmak yerine çekilir hale getirmeye çalışan doğru kişi olmalıydı. Sevgi dediğin bedenle değil ruh ile alakalı olmalıydı. İki ruhun birbiriyle buluştuğu bahçede arzu ve istekler yemyeşil çimlerin arasına dağılmış gelincikler olmalıydı. Arzular, bahçenin kendisi değil, bahçeye renk katan çiçekler olmalıydı. "

Hayatında hiç böyle birini tanıyıp tanımadığını düşündü. Oysa ne kadar güzel olurdu, onu anlayan, bir adım ileri gitmesine yardım eden, acıların karşısında bende varım diyen, üzgün olduğunda çok uzaklardan yanına kadar gelen, göz yaşlarını silen, elleriyle ruhuna dokunabilen bir yoldaşı , bir arkadaşı, bir sırdaşı, sanki canının bir parçası…

Donuk donuk bakan gözleri şaşkınlıkla iyice açıldı ve aklından bir kelime geçti.

“Deniz”

-"Acılarla dolu o günlerde bana sırt çevirmeyen, yaptığım yanlışları düzeltmeye çalışan, yaptığım tüm israfa, yarattığım tüm pisliğe rağmen beni kapı dışarı etmeye kıyamayan, aksine sevgiye, doğruya yöneltmeye çalışan deniz…"

-"Nasıl bir perdeydi bu gözüme inen… nasıl bir gözlüktü bu taktığım… Gerçeği bu kadar örten, burnumun önündeki doğruyu görmemi engelleyen…"

Deniz kabuğunun söylediği, ona hiçbir anlam ifade etmeyen ancak şimdi aklında eşsiz derinlikte anlamlar taşıyan o sözleri yeniden tekrarladı..

-"Aklın tutsağıdır duygu,akıl da ruhun…"
-"En zor ve karmaşık işleri yapar akıl, eğer tutsak elini çözerse ruh…"
-"Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı…
-"Tensel düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp…"
-"Eğer itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru..."
-"Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer..Eğer hayvani arzular baskın olursa tende… Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya…"

Aklının göz yaşları arasında gülen nefsi görüyordu şimdi. Donuk , hüzünle bakan gözleri kendine kızgınlıkla dolu bakışlara döndü. Üstündeki çer çöpü silkelemek istercesine titredi.

Başta pişman olduğunu hissetti. Tüm bu yaptıkları için kendine lanetler etmeye başladı. Çok büyük bir hata olduğunu düşündü. Ancak caydı o anda fikrinden. Tüm bunlar yaşanmasaydı doğruyu nasıl bulabilecekti?

İçinde garip bir heyecan duydu, birazcık gözleri doldu. Aniden gittiği yoldan caydı ve geldiği yere doğru hızla yüzmeye başladı. Yolculuk bitmeliydi artık. Doğru olana kavuşabilmek için var gücüyle ait olduğu yere doğru yüzmeye başladı. Eski mutluluğu ve heyecanı yerine gelmiş kendini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Karanlıkların içine hiç korkmadan atılıyor, en zor geçişleri tereddütsüz beceriyordu…

Saatleri , günleri saymıyordu artık, bir an önce denize varmak istiyordu. Sadece yemek, içmek için duruyor, sonra yeniden kalkıp gidebildiği kadar gidiyordu. Ne gecesi ne gündüzü belliydi. Bazen kendini karanlıkta yol alırken buluyor, bazen ise pırıl pırıl sulardan geçerken buluyordu.
Artık iyice yaklaşmıştı.Pırıl pırıl sularda neşeyle , keyifle etrafındaki balıkları, canlıları izleyerek ilerliyordu.

Derken, her şey çok hızlı oldu. Bir anda bir karanlık indi o sulara. Derin bir korku saldı önce. Ürkek bakışlar aldı etraftaki neşeli bakışların yerini. Sadece balıklar değil bitkiler bile saklanmaya çalıştı o karartıdan. O ise ne olduğunu anlamadı. Hepsinin neden kaçışmaya başladığını anlamadı. Arkasını dönüp bakmak , başka bir gerçekle yüz yüze gelmek üzere olduğunun ayırtına varamadı. Etrafında hiç kimse kalmadığında arkasında bir dağ gibi büyüyen karartıya doğru yüzünü döndü. Yüzünün en ortasına büyük bir endişe geldi oturdu. Dona kaldı. Gördüğüne inanmak istemedi. O karartının kudreti, büyüklüğü ve hızı karşısında hiçbir şansı yoktu. Çaresizce o karartının onu içine alışına tanık oldu…

O kocaman balinanın midesine inerken gittikçe uzaklaşan, azalan tonda bir haykırış duyuldu ağzından…

-"Denizzz ! …"


***

Karanlıkların bizi ne zaman bulacağı muamma
Gel sen bu yolculuğu çok uzatma
Aklını başına topla
Seni seveni,
Sabırla bekleyeni ,
Bir saniye daha ağlatma…


Kıvırcık
22.05.08
Nezarethane

06 Nisan 2008

Acemi Balık (Bölüm 4)

Başarının yolu istemekten geçer. Bir hedefe ulaşmak istiyorsan, gönlünü, yüreğini ortaya koyduysan , inandıysan yaptığın işe, başarı kendi ayaklarıyla yürür sana.

O inanç, karşılaştığın sorunlar ne kadar büyük olursa olsun ayakta tutar seni. Hedefine sanki hep bir adım kalmış kadar yakın hissedersin kendini, bir uzansan yetişeceksindir sanki. İşte budur kıpırdayacak halin kalmamışken verdiğin soluk arasında seni yeniden yola koyan, sanki onca yolu gelmemişsin gibi canlı tutan…

İnanmak , zifiri karanlıklardaki ışığı görebilmektir. Hiçbir yol yokken doğru yönü hissedebilmektir. Tüm söylentilere kulak tıkayıp tam aksini düşünmektir.

Onun aklında da “başaramamak” diye bir düşünce yoktu, hiç olmadı. İnandı gittiği yola. Zaman zaman aç kaldı belki. Kimi zaman endişelendi, bazen yanlış yollara girdi.Ama inandı.

Bir zaman sonra karanlıklar aydınlanmaya başladı. Bir yere vardığının farkındaydı ancak neresi olduğunu bilmiyordu. Çok kalabalık bir yerdi burası. Şaşkın şaşkın dolaşmaya başladı hiç bilmediği canlıların arasında. Kenarıda duran bir şey dikkatini çekti. Ağzını kocaman açmış bir deniz kabuğuna benziyordu. Kabuğu pırıl pırıl parlayan bu varlığa yaklaştı. Onunla oynamaya başladı. Girdi çıktı, etrafında dolandı. En sonunda dayanamadı içine girdi uzandı. Etrafı meraklı gözlerle izlerken bir yandan da ne kadar yolu kaldığını düşünüyordu. Düşünürken yorgun bedeni dayanamadı uyuya kaldı.

İçinde huzurla uyuyan balığı gören ev sahibi kapılarını yavaşça kapadı. Onu görür görmez buralardan olmadığını, yolcu olduğunu ve çok yorgun olduğunu sezmişti. Hiç sesini çıkartmamış balık uyuyana kadar onu izlemişti. Uyanmaması için yavaşça kapaklarını kapatıp huzur içinde birkaç saat geçirmesini sağladı. Hatta onunla birlikte o da uyumaya başladı.

Bir zaman sonra balık sayıklamaya başladı. Denizin ona söylediği sözleri deniz , okyanus ve neden kelimeleriyle harmanlayıp bölük pörçük sayıklıyordu. Ev sahibi uyandı ve onu dinlemeye başladı. Anlamak için çok zorlanmadı. Sayıkladığı sözcükler ünlü bir düşünürün sözlerinden başka bir şey değildi. Saatler geçtikçe balığın sayıklamaları iyice arttı. Ev sahibi bulmacayı çözmek adına düşündü…

Deniz…Okyanus…Neden…ve sözler…

Bir süre sonra balık gözlerini açtı…

Açtı ancak gözlerinin açık olup olmadığını anlayamadı. Açmış olması ile açmamış olması arasında hiçbir fark yoktu. Zifiri bir karanlığın içinde buldu kendini ve çok korktu. Fırlayıp gitmek istedi ancak kabuk onu sardığından kıpırdanamadı bile. Can havliyle bağırmaya başladı.

- "Neler oluyor! Nerdeyim ben! Öldüm mü yoksa. Allah’ım…"

- "Şiştt!" Diyerek susturur onu ev sahibi. Balık irkildi.

- "Sende kimsin?"

- "Kim olduğumu boşver. Yalnızca beni dinle. İyi dinle. Bu sözler senin anahtarın olacak!"

Anahtar kelimesini duyunca balık çok şaşırır. Şaşkınlıkla birlikte dinlemeye başlar karanlığı.

"Aziz dost! Kulak tut sözüme! Dinle!"

"Aklın tutsağıdır duygu,akıl da ruhun…"

"En zor ve karmaşık işleri yapar akıl, eğer tutsak elini çözerse ruh…"

"Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı…Tensel düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp…"

"Eğer itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru..."

"Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer..Eğer hayvani arzular baskın olursa tende… Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya…"

"Heveslerin ve arzuların elleri bağlanınca çözer çünkü aklın elini Tanrı…"

"Sana kumanda etmeye başlar o zaman akıl, seni çekip çevirir… Önceleri sana hakim olan duygular mahkumun olur sonra, buyruğuna uyarlar bir bir…"

Bu sözlerden sonra ev sahibi kapılarını yavaş yavaş açmaya başladı. Bir demet ışık, ışıl ışıl parıldadı aralıktan güneş doğarcasına. Balık ışığa doğru döndü yüzünü ve ışığın sıcaklığını hissetti. Işığın sıcaklığı çekti onu o anda. Işığa doğru koşmaya başladı, aydınlığa. Hızlı hızlı atan kalbiyle attı kendini yeniden serin sulara, kaldığı yerden devam etti yoluna...

Acaba deniz kabuğu sandığı ev sahibinin, aradığı deniz tarağı olduğunu bilse yine de devam eder miydi o yola?



Kıvırcık
06.05.2008
Nezarethane

05 Nisan 2008

Acemi Balık (Bölüm 3)

Deniz belki okyanus kadar büyük değil ancak en az onun kadar güçlü ve derindir. Okyanus asidir, bildiğini okur, acımaz çoğu zaman, sevgisi de nefreti de coşkuludur, büyüklüğüne güvenir, büyüklüğünü kullanır, herkesin kendini ona mecbur olduğunu sanır…

Deniz masumdur, kalenderdir, daha yakındır hayatın kendisine, daha çok mücadele eder eteklerinden, kıyılarından ona katıştırılanlarla. Bu yüzden anlar dertlinin halini, tanır acılı misafirini, kendi de çekmiştir çünkü, yaşamıştır, tanıklık etmiştir…

İşte bu yüzden susar. Bilir çünkü sözlerin anlamsız, çaresiz, kifayetsiz kaldığı anları. Sözcüklerden daha anlamlı bir sessizlik sunar ona. Ancak ona sessizliğini vermemiştir sadece güzelliğinden de vermiştir parça parça. Her kavga ettiği deniz anasından gidip özür dilemiştir onun adına. Her ziyan ettiği yiyeceği sürükleyip hediye etmiştir bir başkasına. Her kirlettiği yere göndermiştir arıtan akıntılarını.

Acemi balığımız içindeki acıyı bir türlü atamamaktadır. Boş boş dolanır yosunların arasında. Düştüğü boşluk onu daha da sinirlendirir. Kavga etmek için bir nedene ihtiyacı yoktur artık. Suyun rengi, yengecin durduğu yer, yosunların salınışı bile bir nedendi onun için.

Tüm bunlar bir yana bir şey vardı ki görmeye dayanamıyordu. Görünce çok kıskanıyor , içindeki acı katlanıyor katlanıyor ve saldırganlığa dönüşüyordu. Kimseyi mutlu görmeye dayanamıyordu. Gülücükler saçarak dolaşan çiftleri görünce onlardan nefret ediyor ve o güler yüzlerini hemen solduruyordu. Neşeyle kumdan kaleler yapan yavru balıkçıkların kalelerini yerle bir ediyordu.

En son bir çiftin en mutlu anına, birbirlerine sevgiyle dokunuşlarına tanık oldu. Kala kaldı. İçinden o anı bozmak geldiyse de bu sefer yapamadı. Göz yaşları içinde izledi. Çaresizliği inanılmaz boyutlardaydı. Yeni doğmuş bir bebek kadar çaresiz hissediyordu kendini. İçi öyle bir burkuldu ki yığıldı kaldı bir köşe de .

Deniz kayıtsız kalamadı. Bir süre onu kendi haline bıraktıktan sonra yaklaştı. Ilık bir akıntıyla teselli etmeye çalıştı. Balığımız ise ona sert çıktı;

- Neden yapıyorsun bunu? Neden? Israrla seni pisleten, herkesle, hatta kendiyle bile kavgalı , kimseye en ufak faydası bile dokunmayan birine bunu neden yapıyorsun? Hak etmediğim halde her zaman bana iyi davranıyorsun, bütün gün boş gezdiğim halde beni besliyorsun, dışlamıyorsun…

Deniz ona derin bir cevap verir:

- Yukarıdan enginlere akar da hani bir su, en aşağıya varınca yükselir ya buhar olup
- Ve yerin altına girmeyince bir buğday, başak olup yükselemez ya
- Toprağa düşmeyince bir tohum da, elbette meyve olup baş çekemez göklere

Acemi balığımız bu sözlerden hiçbir şey anlamamıştır.

- Ne demek istiyorsun? Söylesene anlamı ne bunların?... Hey! Sana diyorum!...

Deniz başka tek kelime etmemişti ona. Söylediklerinin yeterli olduğunu biliyordu. Balığımız için ise hiçbirşey ifade etmiyordu bu sözler. Kıyıda köşede bir kayalık bulup düşünmeye başladı.
Üzüntüden, şaşkınlıktan iyice yorgun düşmüştü ancak yine de o kıt aklıyla düşünmeye başladı. Her gün bu kayalıklara gelerek derin düşüncelere daldı gitti. Önünden geçen balıklara baktı. Onların davranışlarını seyretti. Küçük balıkların birbiriyle oynarkenki mutluluklarını izledi. Birbirine sımsıkı kenetlenmiş aileleri gördü.

Değişen hiçbir şey yoktu. Çünkü hala o sözcüklerin anlamını bulamıyor çıldıracak gibi oluyordu. Sonunda merakı o kadar arttı ki yardım almak istedi. Önüne gelen herkese aynı sözcükleri tekrarlayacak ve manasını soracaktı.

Eski gücü ve kuvvetini buldu sanki o anda. Ok gibi fırladı yerinden. Önüne geleni durdurmaya başladı. Küçük büyük demeden soruyordu. Bir kılıç balığına , bir ahtapota, bir kefale…
Hepsi onun çıldırmış olduğunu düşündüler. Kılıç balığı “Çekil şurdan şişe dizmeyeyim şimdi seni” dedi. Ahtapot kollarına alıp biraz sarsıp “İyi misin sen?” dedi. Kefal , bir an olsun durmadan yoluna devam etti.

Balığın düştüğü bu durumu gören deniz atı ona yaklaştı.

- “Dostum” dedi.
- “ Senin derdin büyüktür. Biz kıt akıllılar, ömrü kısacık canlılar sana yardım edemeyiz. Doğru insana sormalısın sorunu.”
- “Kim anlar benim derdimden? Kim söyler bana bu saçmalığın anlamını?”
- “Buradan çok uzaklarda, denizin derinliklerinde 400 yaşında olduğu söylenen bir deniz tarağı yaşar. Çok ömürler tüketmiştir o. Çok yaşamış görmüştür. Söylese söylese o söyler sana cevabı. Anahtarın ondadır.”

Acemi balık, bir saniye bile düşünmeden deniz atının tarif ettiği yere doğru var gücüyle yüzmeye başladı. Ne suların karanlığı, ne tanımadığı canlılarla karşılaşmak ne de ölüm gözünde yoktu. Tek bir istediği vardı. Bu karanlık yolu tamamlayıp deniz tarağına ulaşmak. Yakasına yapışıp derdine derman olmasını sağlamak.

Var gücüyle yüzdü gitti. Karanlık bir yolun içerisinde kayboldu.

Ya kendi karanlığında düşüncelerinde kaybolup hiç dönemeyecekti… yada arınıp ışıl ışıl geri dönecekti…


Kıvırcık
04.05.2008
Sweethome

04 Nisan 2008

Acemi Balık (Bölüm 2)

Buz kütlesinin üzerinde sürüklendi, bilinmez kaç gün.Bir mavi den başka bir maviye çevirmişti yüzünü; gök yüzüne. Başka hiçbir yere bakmıyordu, bakamıyordu. Gökyüzünün sonsuzluğunda kaybolmak istiyordu. Bedenini kurutan , yakan güneşi bile umursamıyordu. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur onu ilgilendirmiyordu. Kulakları sağır eden, gözleri kör eden bir zamanlar çok korktuğu şimşekleri şimdi görmüyor, duymuyordu. Yalnızca onu yaratana onu alması için dua ediyordu. İçinden bir tek ruhunu teslim etmek geçiyordu. Yalnızca yaratanın onu yanına, sonsuz şevkatine alacağı anı bekliyordu.

Sonunda bir el uzandı aldı onu. Beklediğinden biraz daha farklı bir eldi bu. O kadar bitkindi ki hiçbir şeyin farkında değildi. Bir anda kendini yanından vızır vızır geçen yüzlerce balığın bulunduğu bir suyun içinde buldu. Ölüyor olduğunu düşündü. “İşte geldiler beni almaya” dedi.”Vakit geldi.Hiç değilse huzur içinde öleyim” dedi. Gözlerini kapadı. O kadar acınacak haldeydi ki bir teknenin balık havuzunda olduğunu anlayamadı bile.

Acemi balığımız yeni macerasına yol almaya başlamışken balıkçılar kendi aralarında konuşuyorlardı.

- Bu sefer çok esaslı bir müşteri yakaladık. Çok iyi para kaldıracağız oğlum bu sefer !
- Ama abi adam çok titiz diyorlar. Çoğu balıkçıyı ufacık bir isteğini yerine getirmedi diye gözünün yaşına bakmadan elinde mallarla onca yoldan geri çevirmiş.
- O bizi daha tanımadı. Göstereceğiz ona iyi balık neymiş. Şu andan itibaren tüm ekibi topla biz oraya varana kadar tüm balıkları kıpır kıpır canlı görmek istiyorum. Hadi göreyim sizi !

Adamlar bir telaş içinde tüm dikkatlerini balıklara verdiler. Onları beslemeye , ilk günkü canlılığında tutmak için ellerinden geleni yaptılar. Artık günler süren yolculuk bitmek üzereydi. Patron balıkların durumunu görmek için son kez aşağı indi.

- Nasıl gidiyor evlat!
- Herşey yolunda efendim , gördüğünüz gibi hala hepsi kaçacak delik arıyorlar.
- Herşey yolunda demek!, peki bu ne? Şu köşede duran
- Anlayamadım efendim?
- Şu köşede duran diyorum! Rengi solmuş, ölü gibi serilmiş , kıyıda can çekişen ne üdüğü belirsiz canlıyı diyorum ! Senin bana kastın mı var he söyle! Bana işi kaçırtmak mı istiyorsun! Bu balıklarla mı alacağız işi salak! Hemen at şunu görmesin gözüm!
- Derhal efendim!

Ehh… Acemi balığımız o kadar küskündü ki hayata ne verilen yemi aldı ne de sevindi yeniden su ile buluştuğuna. O hala niye kavuşamadığını düşünüyordu yaratanına. Yeniden bir el görünce ümitlendi. İşte… İşte şimdi…Vakit geldi…

Evet vaktiydi… ama ölmenin değil. Yeniden yalnızlığa terk edilmenin, yeniden kovulmanın…

Hızla savurdu onu eleman güzel bir bahar günbatımında. Çok geçmeden derin bir dalış yaptı rengi, tuzu değişik bu sulara. Süzüldü yavaş yavaş dibe. Burası balıkların öldükten sonra gittikleri yer olmalı diye düşündü. İçinde hala aynı acıyı hissettiğinde, etrafındaki her şeyin sıradan yaşamın bir parçası olduğunda inandı ruhunu teslim etmediğine.

Koyu kara renkler yerine açık mavi ve yeşilin bin bir çeşidi vardı şimdi de. Okyanuslar geçilmiş şimdi denize gelinmişti. Şimdi deniz ona çok küçük ve değersiz gelmişti. Okyanusun güzelliğinin yanında deniz onun için bir hiçti.

Çaresiz yaşmaya başladı o denizi. Öldürmeyen Allah öldürmüyorsa bir sebebi vardır diye düşündü. Deniz onu besledikçe kendine geldi. Kendine geldikçe yaşadıklarının muhasebesini daha iyi yapar hale geldi. Olanları düşündü. Yaşananları bir bir hatırladı. Düşüncelerinin arasında kayboluyordu çoğu zaman. Her düşündüğünde biraz daha artıyordu hayata olan kızgınlığı. Kendini dünyanın en aptal varlığı olarak hissetti. Nasıl bu kadar saf ve aptal olabildim diye kinlendi.

Duyduğu acının , özlemin üzerine şimdi bir de kendi ile mücadelesi eklenmişti. O artık acı ile yüklenmişti. Başka biri olmuştu şimdi. O güzel ruhun içinden derin bir nefret çıkmıştı. Hırçındı, umursamazdı, acımasızdı…

Deniz ile dalga geçiyordu. Belki de hırsını ondan alıyordu. Deniz analarıyla kavga ediyor , en güzel midyeleri tek tek eşeleyip ziyan edip bırakıyor , denizi pisletmekten geri kalmıyordu. Denizin rengiyle alay ediyordu, okyanus ve okyanusun rengi aklına geldikçe gözleri doluyordu.

Tüm bu yaptıklarına karşın denizin sessizliği,dinginliği onu daha da sinirlendiriyordu. Onun bir şey demesini bekliyor onunla da kavga etmek istiyordu ama ne kadar hıyanet ederse etsin, ne kadar onu hor görürse görsün ona tek kelime etmiyordu. Aslında deniz o kadarda sessiz değildi. Anlattığı çok şey vardı . Acemi balığımızın o sesi duyması için bir şeye ihtiyacı vardı;

Biraz zaman…

Kıvırcık
30.04.2008 22.19
Nezarethane

03 Nisan 2008

Acemi balık (Bölüm 1)

Hey sizler!


Evet sizler!


Sevdiği insan için her şeyin en iyisini yapmaya çalışıp sonunda “Nedennnn!” diye haykıranlar!


Bu geceki sözlerim size, yalnızca size…


Sende sevdin değil mi gönülden a acemi aşık? Görür görmez kaptırdın değil mi kendini? Kalbi deli deli atan biri oldun. Günleri , ayları , zamanı , kendini o gözler dışındaki her şeyi unutur oldun değil mi…Öyleyse oku… oku…


Okyanusa saldılar seni acemi balık, mas mavi rengiyle , bin bir çeşit güzelliğiyle başını döndüren okyanusa.Kendini hiç bu kadar özgür hissetmedin sen. Hiç bu kadar sınırsız değildi yaptıkların. Çılgınca yüzdün bu sularda . İçinde sonsuz bir huzur hissederek dolaştın kayaların arasında. Korkutucu karanlıkları buyur ettin, yüzünde bir tebessüm ile çağırdın onları. Bir bir geçtin karanlık sulardan. Hiç biri karartamadı seni, geleceğini. İnandın çünkü o okyanusa. Kendini ait olmuş hissettin. Adadın ona belki de… Hangi balık, hangi akıntı seni alt edebilirdi ki?
Günlerin geçti okyanusla birlikte. Okyanus besledi ruhunu, arındırdı geçmişinden. Sana bir tek yaşadığın an kaldı. Cam kavanoza başını vuruşlarını aldı senden, özgürlüğünü verdi, yaratıcılığını verdi. Günlerce yem beklerken çektiğin acıları çekti senden, aldı eritti sahip olduğu sonsuz suların içinde tuz misali.


Okyanusun sana kattığı değeri gördün. Karşılığında sende sonsuz ilgini ve şevkatini verdin ona.Hiç kirletmedin onu. Onu kirletmek isteyenleri engelledin. Onu kendinden bile korudun yeri geldiğinde. Göz yaşlarınla besledin kimi zaman eksilen suyunu. Geceleri o uyurken izledin onu. Yaklaşıtın usulca… öptün belki de bir gece…


Tarifsiz bir mutluluktu bu. İçine sığdıramadın. Duyurmak istedin bütün canlılara, dilin yoktu ki… Sarılmak istedin doyasıya, kolun yoktu ki… Yüzdün sadece… Hızla yüzdün… İçindeki muhteşem enerjiyi herkese göstermek istedin. Yüzeye geldin. Çılgınca taklalar atmaya başladın. Bir alabalık kesildin sanki. İçindeki mutluluk o kadar büyüktü ki sığamadın okyanuslara. Çıktın bir anda suyun yüzüne, çılgınca havaya atılıp yeniden su ile buluşmanın keyfini yaşamaya başladın. Her zıplayışında mutluluğun katlandı…katlandı…katlandı…


Katlandı sandın….


Son atlayışında havadayken bir anda buz kesti okyanusun yüzeyi. O kadar sert çakıldın ki o buza daha o an başladı göz yaşların akmaya. Ulaşamadın yeniden okyanusa. O kadar üzgündün ki tek yapabildiğin gözlerinin dolmasıydı o anda.


“Bir hataydı” dedi okyanus. “Beni bir saniye bile olsa terk etmemeliydin” dedi. “En büyük yanlışı yaptın” dedi. Artık bu sular sana sıcak, artık bu sular sana ateş, artık bu sular sana vaha…


Neden!!!! Diye haykırdı acemi balık. Neden!!!!!


Mutluluğun zirvesindeyken aşağı itmişti onu okyanus. Sonsuz gibi görünen derin bir uçuruma itmişti. Acısı o kadar büyüktü ki düşmenin hızlıyla esen rüzgar göz yaşlarını kurutamıyordu balığın…


Her göz yaşı aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu…


Ama nasıl olur? İnanamıyorum… Neden???? Niçin….


Ben değil miydim onun için en iyisini isteyen? saf ve temiz sevgisini veren?


Balık için hiçbir şey olan bu sıçrama okyanus için her şeydi. Balığın üzüntüsü içinde birikti birikti birikti. Çaresizliği öyle arttı ki , gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu. Çaresizce ağzı ile vurmaya başladı buza. O dev kalıbın üzerinde bir çivi darbesi bile değildi bu dokunuşları. Çok dayanamadı hassas bedeni, kanamaya başladı. Kanadı… Kanadı… Kanadı…


Gözü her okyanusun içine daldığında, okyanusun güzelliğini uzaktan seyretmeye daldığında üzüntüsü bir kat daha arttı. Artık ne kendi hayatı, ne yapacağı davranışların getireceği sonuçlar umrunda değildi. Tek istediği ona yeniden kavuşmak, bu yanlışlığı düzeltmekti…
Okyanusun hiç mi içi sızlamıyor? Hiç mi özlemiyor beni? Nasıl izleyebiliyor benim burada eriyip gitmemi? diye yedi bitirdi kendini…


Olmadı… Acemi balığımız hiçbir zaman okyanus tarafından bir daha kabul edilmedi. Kaderine terk edildi. Soğuk yatağında ruhu buz kesti. Bakışları dondu önce göz yaşları üzerinde, sonra o güzel rengi soldu bir daha geri gelmemecesine... En son da ağzı dondu söylerken bir kelime, sonsuzluğa yanında götürmek istercesine :


NEDEN?


Kıvırcık
24.04.2008 00.14
Nezarethane

01 Nisan 2008

Kıvırcık'ın bir günü

Güne sanki sevgilimle birlikte uyanmış gibi gözlerimi açarım. Günaydın der kalkarım, yeni doğmakta olan güneşin gölün üzerinde parıldayışını izlerim. Güzel bir kahvaltıdan sonra paşa paşa okuluma giderim. Her zaman güler yüzümü koruyup herkese yardımcı olmaya çalışırım. Okuldan eve koşarak gelirim. Bisikletime atlar baharın güzel kouları arasında İzmit'in yem yeşil dağlarını keşfe çıkarım. Kaybolmanın ve keşfetmenin heyecanını yaşarım. Çimlerin üzerine uzanıp bir kelebeğin etrafımda dolanmasını izlerim. Gün batımında bir ağacın altında oturup şehrin karmaşasını izlerken düşüncelerim içinde kaybolur eve dönerim.Güzel bir akşam yemeğinden sonra kitapların arasında kaybolurum. Okurum...okurum...okurum...

Sıkıldıysam , o anki ruh halime göre değişir yaptıklarım.İstersem özenle seçtiğim duygu dolu kore dizilerini açarım, istersem en güzel müziklerimi açar kendi kendime dans ederim, istersem loş ışığımı açar slow şarkılar eşliğinde duygularımı satırlara döker ağlarım, istersem de duvarda asılı fotoğraflarıma bakar başka dünyalara dalarım...

Sınırsızdır dünyam benim.Keyif almak için yaşarım. Kimseye dokunmadan, kendimce, kimi zaman nezarethane de kimi zaman sıcak evim de yaşarım yalnızlığımı...

25 Eylül 2007

Anahtar

Hayat yolunda yürüyorsun tek başına... Evet tek başına... Kalabalığın içinde yalnızsın aslında, yapayalnız. Taşıdığın acılar senin dostun olmuş, nefretin ve hayata olan kızgınlığın senin yoldaşın olmuş.

Bu yolda yürürken altın kaplı çok güzel bir anahtar buldun. Dayanamadın aldın. Gönül kapını zorladın, açamadın, açamıyorsun ve açamayacaksın.... Gönül tek , kilit tek, anahtar tek...

O kapının önünde zorluyorsun o anahtarı. Defalarca takıp çıkarıyorsun, açmıyor tekrar deneyip çıkarıyorsun. Yaşananlara inat açmasını istiyorsun bu anahtarın gönlünün kapısını.Gözünden okunuyor gönlünün asıl anahtarını kaybetmiş olmanın acısı...Hırsla deniyorsun , hayal kırıklığı ile ağlıyorsun...

Hem anahtara, hem de kilite zarar veriyorsun. Ne olur ne olmaz diye o anahtarı hep cebinde tutmak istiyorsun. Anahtarlığına takıp geziyorsun. Bir tek cebine elini attığında görüyorsun, hatırlıyorsun biraz ilgi gösterip yeniden cebine koyuyorsun.

Anahtar napsın.... o kadar çok istiyor ki açabilmeyi...çiziliyor, çapaklanıyor , rengi soluyor ama her defasında umutla deniyor, beceriksizliğine üzülüyor...

Çok istiyor işe yaramak ama olmuyor...

Kıvırcık
25.09.2007
Sweethome

28 Mayıs 2007

Bana seviyorum dedirtmeyin

Bana seviyorum dedirtmeyin

İçim acıyor, canım yanıyor.
Çünkü sevgim katkısız, yalansız ...
Kaptırıyorum kendimi istemeden,
Derinden yaşıyorum sevdamı,
Kalbime kalın çizgilerle yazıyorum adını.
sonra aldatıldığımı görünce, vuruyorum duvarlara başımı.

Oynayacaksanız benimle,
Atacaksanız hasret ateşine,
Bana seviyorum dedirtmeyin; ne olur...

Kullanılıp atılan bir mendil değilim ben
yada içi yenildikten sonra atılan çikolata kağıdı.
İnsanım ben.
Sevdiğini baş tacı eden,
Her saniye sevdiğini hayal eden,
Sevdiğine küçücük bir çocuğun saflığıyla bağlanan bir insan.

Ama yok!
Saflığımı kullanacak iseniz,
Beni sevgisizlikle vuracak iseniz,
Bana seviyorum dedirtmeyin; ne olur...

04 Ocak 2007

Mustafa Ve Yağmur - Bölüm 2

Gözleri dolmuştu.İçi acıdı yine.Karışmıştı duyguları.Beklemeli miydi bir sonraki vapuru? yoksa çoğu zaman olduğu gibi çaresizlik içinde geri mi dönmeliydi?.Çıktı iskeleden yan taraftaki çay bahçelerinden birine oturdu.En kıyıdaki yeri seçti.Dalgaların sesini duymak istiyordu.Cansız olan her nesnenin konuşup ona yol göstermesini istiyordu.Martılara,balıklara soruyordu.Gözleri uzaklara daldı...

Gitsem...diye düşündü.Ne olacaktı?.Kendisi ile görüşmek istemeyen birisinin karşısına geçip konuşacaktı.En zor şeylerden biridir kafasında fikri belli olan birine karşı konuşmak.Ne diyecekti ki...Ayrılık süresince ettiği onca sitem,onca haykırış,yakarış,öfke...zaten bunlar herşeyi berbat etmemiş miydi?.O ise tüm bunlara rağmen ona tek kelime etmemişti.

Düşündü..İnsan sevdiğinin yanında olmaz mıydı?.Nasıl dayanırdı seven,sevdiği bir adım yakınında olduğu halde sırt çevirmeye?.Kendi sevgisini düşündü.O her ne yaparsa yapsın,nefret ettiğini söylese de,yüzüne tükürse de,en ağır sözleri söylesede,milyonlarca kilometre öteye gitsede en zor anında ona yardım edebilmek için onun yanına gelebilecek kadar çok sevebiliyordu.

Ama Yağmur öyle düşünmüyordu.Mustafa en üzüntülü anında ondan bir mesaj, bir tepki beklediği halde, onu bile ondan esirgiyordu.Hatta üstüne üstlük o anda gülücükler dolu mesajları arkadaşlarına yazabiliyordu.Ona umut vermemek için elinden geleni yapıyordu.Ondan mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışıyordu.Aradığı zaman görmezden geliyor,mesajlarını almamış gibi davranıyor, karşılaştıklarında ise zoraki konuşuyordu.Sevgiye, aşka dair herşeyi unuttuğunda kendini mutlu hissediyordu.Aşk ona mutluluktan çok acı veriyordu.Kendisini toplamaya tüm bu konulardan uzak kalmaya ve duygularını karanlığa gömmeye çalışıyordu.İncinmişti çünkü.Her denediğinde biraz daha fazla incinmişti...

Ama Mustafa tüm bunları bilmesine rağmen bencilce davranarak onun sevgisini istemekte diretiyordu.Dayanamıyordu,kendini tutamıyordu.Onun gözünde ayrılık için hiçbir neden yoktu.Seven iki insanın arasına ne girebilirdi ki?.Ne bir insan,ne para ne de uzak mesafeler,ne de insanların söyledikleri...Ona göre, onsuz geçen her dakika bir kayıptı.Şu kısacık,ne kadar yaşayacağımızı bilmediğimiz dünyada her saniyeyi kıymetli buluyordu.

- Ağbi bir çay daha ister misin?

İrkildi.Yeniden şimdiki zamana döndü.

-Hayır,sağol. dedi

Her zaman olduğu gibi tüm bu olayları düşündükten sonra içindeki saflığa yenileceği an gelmişti.Polyannacılık oynamaya başlamıştı.Hep aynı şey oluyordu.Saatlerce beyninde onu eleştirip eleştirip sonra da o beni seviyor yapmaz öyle şey mutlaka bir nedeni vardır diyip ona olan bağlılığını hep devam ettiriyordu.

Ayrıldıklarından beri karşısına bir kez olsun çıkmamış,yolunu kesip gözlerinin içine bakarak "Seni seviyorum" dememişti.Belki Yağmur Mustafa yı görse,bir kere görse herşey değişirdi.Dayanamazdı belki.Yağmur bakmaya doyamazdı ona.Yanına geldiğinde ona sokulduğunda bambaşka bir dünyadaymış gibi hissederdi kendini.

Kim bilir belki herşey değişir diye heyecanlandı.Aceleyle kalktı.Kalkmak üzere olan vapura günün başlangıcındaki heyecanı ile adımını attı.Yerinde duramıyordu,oturamadı.Vapurun arka tarafındaki açık balkona çıkmaya karar verdi.Dışarıda kimsecikler yoktu.Kim çıkardı ki bu soğukta dışarı...

Uzun süre vapurun arkasında süzülen köpükleri izledi.İyiden iyiye dalmıştı.Sonra bir sesle irkildi.Giderek yükselen bir sesle az ileride bir çift tartışıyordu.Kulak misafiri oldu.Bir davet söz konusuydu.Erkek bu davete katılmak çok istiyordu.Onu da bu yönde ikna etmeye çalışıyordu.Türlü türlü kelimelerle onu caydırmaya çalışıyordu.Ne olur..Hadi ama..yapma böyle..Ama kız hiç istemiyordu.

Mustafa onların yüz ifadeleriyle ilgilendi.Oğlanın yalvar yakar tavırlarına, kızın "hiç istemiyorum bundan nasıl kurtulabilirim" demeye çalışan bakışlarına baktı.Sanki az sonra yaşayacağı anlar karşısında bir tiyatro oyunu gibi sergileniyordu.

Biraz sonra rol alacağı oyunu görmek onu etkiledi.İsteksiz bir kız, onu caydırmaya çalışan erkek...Böyle olmamalıydı.Hayatta hiçbirşey zorla olmamalıydı.İnsanlar istedikleri yerlere gidebilmeli,istedikleri insanla gezebilmeli,istedikleri yaşamı yaşayabilmeliydi.

Eğer giderse aynı bakışlara mağruz kaldığında kendini nasıl hissedeceğini düşündü.Çok kötü hissetti kendini.Neden gidiyordu ki sanki...Yağmur'un onu istemediği yaptıklarından açıkca belliydi.Zorla gelen mutluluktan ne hayır gelirdi ki?.Yağmur böyle yaşamayı,onsuz yaşamayı seçmişti.Elden ne gelirdi.Eğer bu durum değişecekse o istediği için değişmeliydi.Ancak bu şekilde gerçek mutluluk olabilirdi.Ancak iki insan kavuşmayı dilerse,gerçekten isterse buluştukları an birbirlerine sarıldıkları an ikiside mutluluktan havaya uçabilirdi.

"Herkes mutlu olduğu gibi yaşamayı seçer" diye düşündü."Yağmur da belki böyle daha mutlu" dedi içinden.Artık bencilce kendi mutluluğu için düşünmekten yılmaya başlamıştı.İlk kez onun bakış açısından,onun mutluluğu için düşünmeye başlamıştı."Belki de şuanda okuldan çıkıp arkadaşlarıyla eğlenmeye gidecek" diye düşündü.

Ortaya çıkarak,eski meseleleri açarak onu hep üzdüğünü hissetti.İstediği bu değildi."Ben madem hep onun üzülmesine neden oluyorum,madem o böyle mutlu...geri dönmekten başka çare yok" diye düşündü.

Vapur iskeleye yanaşmış herkes inmişti.Ama o inemedi.Yapamadı.

Yıllar öncesinden ayrılık kelimesi ortaya çıkmasına rağmen senelerdir sevgisini,umudunu hep canlı tutmuştu.Sanki hiç ayrılmamış gibi hep ona mesajlar atmış,geri dön çağrıları yapmış,posta kutusunu onu ne kadar sevdiğini içeren mektuplarla doldurmuş ve hep sevildiğini düşünerek onun sevgisini istemişti.

Yağmur mustafa nın iyiliği için onu terk ettiğini söylemişti.Şimdi de Mustafa ilk kez onun iyiliği için onu rahat bırakma kararı almıştı.Belkide bu an gerçekten ayrıldıkları an olacaktı...

Mustafa ve Yağmur - Bölüm 1

Hayatının en güzel gününe uyanmıştı.Hemen kalktı.İçinde garip bir sevinç,büyük bir umut vardı.Çok uzun zamandır görmediği yağmuruna gidecekti.Yıllarca içinde ezdiği satırları ortaya dökmeye hazırlanıyordu.

Onunla tanıştığı ilk günkü gibi hazırlandı aynanın karşısında.İlk zamanlar bu hazırlanışı çok kısa sürmüştü saçları kısacık ve sade idi.Şimdi ise up uzun ve dağınıktı.Tıpkı o gün olduğu gibi aynaya bakarak dilek dilemeye karar verdi.İlk gün dilediği o dilek tutmuştu.Allah'tan gerçek aşkı yaşatacak insanın o olmasını dilemişti.Gerçekleşti...Şimdi aynı güvenle tekrar bir dilek tuttu.İçinden "Ne olur evet desin " dedi ve çıktı.

Harika birgündü.Tüm arkadaşları okula doğru yürürken o aksi yöne yürüyordu.Onlara bakarak onlara gülümsüyordu.Aslında o da bir okula gidiyordu.Kendine ait olmayan rüyalarına kadar giren bir okul.Yağmurun okulu...

Gidecekti onun okuluna.Bekleyecekti kapıda sabahtan akşama kadar.Elbet çıkacaktı.Görecekti o güzel yüzü.Son bir kez davet edecekti onu içindekileri dökeceği mekana.Haykıracaktı içindekileri,bitirecekti bu sebepsiz ayrılığı.Onunda onu hala deliler gibi sevdiğini sanıyordu.Öyle olmalıydı.Karşısına geçecekti ve ondan sonuna kadar söylediklerini dinlemesini istecekti.

Su gibi aktı sokaklardan.Biran önce onu okula kavuşturacak vapura binebilmek için sabırsızlanıyordu.Herşey gözüne farklı görünüyordu.Bugün uzun zamandan sonra ilk kez başı öne eğik yürümüyordu.Gülen yüzleri,oyun oynayan kedileri,gülüşen sevgilileri görebiliyordu.

Ve işte iskele.Ne şans ki yağmurunu ondan hep alıp götüren vapur bu sefer onu kavuşturmak için bekliyordu.İskeleye adımını attı.Eski halinden eser kalmamış harabeye benziyen yapıya şöyle bir baktı.Onu aylarca sürecek olan hasrete sürükleyen günü hatırladı.Aynı vapur,aynı iskele,aynı hüzünlü duruş...

Nasılda geçmişti bu turnikelerden salına salına, yavaşça dönüp arkasına bakmıştı son kez o hüzünlü bakışlarla.Nasıl binmişti o hasret vapuruna,nasıl gidebilmişti beni geride gözü yaşlı bırakarak...

Vapurun acı düdüğüyle tekrar şimdiki ana geri döndü.Turnikeye doğru yavaşça ilerlemeye başladı.Bir sete çarpıp duran bir çağlayan gibi durulmuştu.Aksine hayat hızlanmıştı.Vapura yetişebilmek için insanlar yanından hızla geçiyordu.O ise aklında birbir düşünce geçti turnikeden.Vapura uzanan yol bitmek bilmez bir yol gibi göründü gözüne.Aklında onun söyledikleri,davranışları ve ayrılık sebebi vardı şimdi.

Ne kadar aptal olduğunu düşündü.Tanıştıkları ilk zamanlarda söylediği bir cümle yüzünden herşey mahfolmuştu.Onun ilk sevgilisi olmadığını hissetmişti mustafa.Kendisi ne yapacağını bilemezken yağmur yapılması gerekenleri çok iyi biliyordu.Bunu onada söylemişti.

Bunun üzerine Yağmur kendini çok kötü hissetmiş ve ağlamaya başlamıştı.Çünkü mustafanın yıllarca kendini tek bir insana,evleneceği kişiye sakladığını öğrenmişti.Sırf bunun uğruna herkesi geri çevirdiğini duymuştu.Kendisinin ona layık olmadığını düşünüyor ve kendinden nefret ediyordu.

Mustafa onun bu üzüntüsünden onun ilk sevgilisi olmadığını anlamıştı.Belli ki çok üzülüyordu.Bişeyler yapmalıydı.Onu bu duygulardan kurtarabilmek,tekrar cesaretlendirebilmek için bişeyler yapması gerekiyordu.O an aceleyle çok düşünmeden söyleyeceği sözlerin kendisine çok pahalıya mal olacağını nerden bilebilirdi ki?


O kısacık süre içersinde düşündü.Ailesini yaşantısını tahmin etti.Oldukça baskılı,dini kavramlara çok önem veren bir ailenin kızıydı.Karar verdi ve düşüncesinin kesinliğinden emin bir şekilde söyledi :

" Belki ilk öptüğün kişi ben değilim belki birçok sevgilin oldu hayatında ama olsun bu önemli değil.Öpmek masum bişey.Sevenlerin sevgilerini gösterdiği masum bir yol.Önemli olan daha ileri gitmiş olmaman kendini hayatının adamına saklamış olman,önemli olan bu. Bunu başaramayan insanlar iğrenç.Ne kadar kötü bişey başkasının zevk aldığı bir insanla birlikte olmak.Ama sen öyle değilsin bunu başarabilmişsin ve benim önem verdiğim bu eğme yüzünü sarıl bana..."

Bu sözlerin üzerine yağmurun gözyaşları daha da şiddetli akar olmuştu.O an oracıkta ölmek istiyordu.Sevdiği adamdan bu sözleri duymak onu yıkmıştı.

Mustafa onun o anda akan şiddetli göz yaşlarını onu mutlu ettiğini sanarak önemsemedi.Sandı ki onu yüceltti,bir yarayı sardı.Nerden bilsindi ki onun daha önceki sevgilerine kanıp, onlarla birlikte olduğunu...Söylemişti bu sözleri bir kere.Genç kızın kalbini içten içe çok incitmişti,kırmıştı.

Bir genç kızın kalbi kırıldığı zaman tamir etmesi çok zordur.O da edemedi.Yağmur, Mustafa'nın durumu bilmeden söylediği tüm bu sözleri onun içinden gelen gerçek sözler olarak benimsedi hep.Mustafa ne dediyse sırt çevirdi.Onu beklediği temiz ve saf kıza kavuşturabilmek için ondan uzak kaldığı bir gün onu terk etti.

Mustafa o günden sonra hiçbir zaman eskisi gibi olamadı.Gülerken hep içi ağladı.Yalvardı,yakardı.Aylarca dil döktü.Ne dediyse onu geriye getiremedi.Oysaki artık çok iyi anlamıştı ki değil kız olması 5 çocuklu bile olsa onu ömrü boyunca hep sevecekti.Defalarca talipler geldi karşısına,istediği gibi saf.Ama olmadı çünkü sevmek ap ayrı bişeydi.Onda bulamayacağı kadar değerli bişeyi sevmişti.

Mustafa'nın onda sevdiği onun ruhuydu.Üstelik yağmurun bu davranışı onu gözünde daha da yüceltmişti.Sevdiği insanın mutlu olabilmesi,düşüncelerini gerçekleştirebilmesi için sevdiğini özgür kılabilecek kadar asil bir insandı.Gömmüştü sevdasını yüreğine.Mustafa bunu biliyordu.Hiçbir zaman yılmadı.Ondan seni sevmiyorum sözcüğünü duyana kadar onu bırakmayacağına yemin etti.Ama o yıllar boyunca ne seviyorum dedi ne de aksini söyledi...

Yalnızlığı içinde kayboldu Mustafa.Kendi ürettiği fikirlerle boğuştu.O fikirlere yenildi, o fikirlerle yeniden sevdi.Bazen "Sevse ne olursa olsun gelirdi.." dedi.Bazense " Gelecekte bir zaman elbet kavuşacağız" dedi.Bu belirsizlik onun hayatını mahfetti.Çoğu zaman evine kapanıyor ve bu düşüncelere boğuluyor,ağlıyordu.Yapacak bişey yoktu.Çaresizliği en derinden hissediyordu.Ölmekten beterdi yaşadığı.Yaşayan bir ölüydü o artık.Hergün tekrar ölen bir insandı.

Hayata öfkeleniyordu.Hem şeytan hem iyilik meleği konuşuyordu içinde.Prozak adında yeni bir düşmanı daha vardı.Zehiri yutuyordu artık her gün.Etrafında onu düşünen,yardım eden,anlayan hiçbir arkadaşı yoktu artık.Yapayalnızdı.

Bir cevap alsa ondan hayatı değişebilecekti tekrar kendine bir çeki düzen verebilecekti ya diyecekti sevmiyorum seni git,ya diyecekti gel.Yani ya yaşayan ölüyü öldürecekti yada kurtaracaktı onu lanetinden.

Mustafa hep böyle gidip geldi düşüncelerinde.Bugünde o günlerden biriydi.Duygularının iyice depreştiği bir günde vapur iskelesinde gidip geliyordu düşünceleri.Farketti ki başı yine öne eğik.Kaldırdı.

Kaldırdığında vapur çoktan gitmişti...