10 Nisan 2008

Pencere

Herkes başka bir pencereden bakar hayata. Kimi titizdir her gün pırıl pırıl yapar penceresini, kimi uyuşuktur üşenir kili bırakır penceresini.

Titiz olan insanın penceresindeki ufuk geniştir. Baktığı zaman görür şehrinin güzelliğini, kendi tesadüflerini kendi yaratır bazen, bazen de kendi yaratıcılığıyla arar düşlerinin yansımasını o şehirde. Hiç bir şey yok denen şehir de Sapanca gölünün kenarında bir akşam yemeği yer örneğin, belki de yukarılara çıkar maşukiyede
arkadaşlarıyla mangal partisi yapar. Alır eline fotoğraf makineisini dolaşır şehrinin derinliklerinde , o küçük yeşil kutucuk minibüslerde adını bilmediği kişilerin yanlış binişlerine gülümser, barista cafede kahve içerken, güzel müzikler eşliğinde okur gazetesini, belsada tavla turnuvalarına katılır, ilk turdan elenir belki ama önemli olan katılmaktır :), biraz daha çılgınlaşırsa toplar arkadaşlarını götürür izmit buz pistine, salak salak düşüşlerinde gülmekten kaybeder karın kaslarını,kim bilir belki de gitar kurslarında tıngırtadırken,ingilizce kursunda yes derken gülümser hayata...


Kış olup beyazın güzelliği geldiğinde çıkar kapısının önündeki her sabah ter atarak tırmandığı yokuşa ve bu sefer zevkle bir tahtanın üzerinde kayar aşağı doğru bağırarak. komşularını davet eder sıcak bir çay için. Hayatını okulda kitap satarak geçiren genç kız komşusuyla edebiyat muhabbetine başlar sonra. Akşam film partileri düzenlenir. Film sonraları işin ucu iyice kaçar bedenler müziğe teslim edilir. Üst kattaki polis veysel abi çıkar gelir "saat 2 oldu ne bu ses!" diye bağırır ortalığı inletir. Sonra kapına soğuktan üşümüş titreyen bir kedi gelir. Misafir edersin onu kimseden habersiz odanda. Odandan kaçar ev arkadaşlarının karşısına ansızın atlar sonra. Kedi kovulur yüreğin acır...

Penceresi buğulu olanın,yapacak hiç birşey bulamayanın, hayatı boş bulanın penceresi ise buğuludur işte. "Bulanık bu" der durur öylece. Sıkılır. Çünkü görmüyordur hiç birşey. 4 duvar arasında kaybolur belki de. Kim kirletti bu pencereyi? sorusuna takılmıştır. Penceredeki kir le kavga eder sen niye buradasın ki ? diye.Kirletenleri arayıp bulmaya çalışır, gelin temizleyin bu camı der. Onları bulamazsa biri gelsin temizlesin diye bekler. Oysa hayat pencerenin arkasında akıp gider. Oysa tek yapılması gereken bezi suyu alıp KENDİMİZ ovalamaktır o camı. Kimsenin o camı temizlemesini beklemeden. Kendimiz kendimiz için öğrenmeli, geleceğimiz için elimizi kolumu kıpırdatmalıyız artık.

Çünkü 4 duvar değildir ait olduğumuz yer. Yaşamı yaşamın içinde yaşamak gerekir ve bir insan ne kadar çok olumsuzluk görüyorsa o kadar çok öğreneceği şey vardır hayatta. Çünkü olumsuzu olumluya çevirmektir yaşamın amacı. O farkın ayırdında olanındır güzel ve huzurlu yaşam.

Pencerelerimizin hep pir-u pak olması dileğimle.

Hepiniz benim için ayrı değerlisiniz.

Saygılar.

Kıvırcık.

09 Nisan 2008

Acemi Balık (Bölüm 5-Final)

Eğer engin sularda bir gemi sürükleniyorsa amaçsızca, sürüklenişi dümeni tutan ellerin donup kalmasındandır. Çünkü beden değildir yalnızca yollara dökülen, bedenin küreğidir zihin ve kılavuzudur yürek. Kılavuz ile kürek atışmaya başlarsa gemi sallanır, en değerli varlığını, özünü dalgalara kaptırır. O vakit endişeli donuk bakışlarla uğurlar beden özünü uzaklara. Ve eğer uzaklarda bir yerlerdeyse bedenin özü, ne yazık hiçbir şey görmez gözü…

Yolculuklar, uzaklar, ruhun kendini toparlaması için ilaçtır. Nerde olduğunun, nereye gittiğinin hiçbir önemi yoktur o an. Düşüncelerinin içinde derin bir yolculuğa çıkmışsındır çünkü. Yaşadıklarını düşünürsün, fikirlerin acımasızsa çarpışır, çarpıştıkça güçsüz olan ölür ama yenileri doğar. Yenilerle kurarsın yeniden özünü, yıkıklarını onarırsın ve hani kopan bir ipi bağladığında ipin en sağlam yeri o düğüm olur ya... işte o denli sağlam olur yeni eserin...

***

Gidiyordu… Nereye gittiğini bilmeden yalnızca gidiyordu. Yalnızca ona söylenenleri düşünüyordu. Aslında cevabı ortada olan bulmacayı kendince çözmeye başlıyordu. Asıl olanı sorguluyordu.

-“Gerçek olan ne? Doğru olan ne?
-"Sevgiyi, sevmeyi, aşkı, arzuyu gerçekten biliyor muyum?"
-"Yoksa hepsini birbirine mi karıştırıyorum?...”

-"Duygularımın tutsağı mı oldum yoksa aklımın mı? "
-"Gelip esir mi etti yoksa arzularım beni? "
-"Belki de sevgimin büyüklüğünü ispatladı çektiğim acılar? "

Cebindeki tüm yaşantısını döktü ortaya. Bulmak istiyordu çünkü cevapları. Korkmadan açtı eski defterleri. Okyanusun güzelliğini anımsadı. Bir liste yapmak istedi. Ona yaptıklarını ve onun onun için yaptıklarını görmek istedi. Bir liste sürekli dolmaya başlarken, diğerinin bom boş kaldığını gördü. İçi acıdı. Onun için yaptığı o kadar çok güzellik varken nasıl olur da onun yaptığı hiç bir şey olmazdı…

Lakin tek bulduğu, verdiği o güzel salınış ve bakışları oldu…

-"Benim için kılını kıpırdatmamış olmasına rağmen neden tüm iyiliğimi , tüm kalbimi , tüm sevgimi ona verdim? Yalnızca o gözlere bakmaya doyamadığım için mi ? Her gece mi onunla birlikte geçirmek, her an sarılarak o koku ile ruhumu doldurmak için mi ?..."

-"Hayır. Bu sevgi değil, bu arzuların zaferinden başka bir şey değil. Onu delice arzulamak demek, onu sevmek demek değil. Seni sevmeyen, senin için parmağını bile oynatmayan, peşinden koşturan, süründüren, sana devamlı acı yükleyen,acı çektiğini gördüğü halde yalnızca izlemekle yetinen,sırtını dönebilen birine kendini adamak doğru değil…"

-"Yanlış olan buysa eğer, o zaman doğru olan benim için 10 parmağını feda eden, peşinden koşturmak yerine hep bir adım gerimde olan, acı çektiğini gördüğünde dayanamayıp o acıyı alıp yerine mutluluk koymaya çalışan, hayatı çekilmez kılmak yerine çekilir hale getirmeye çalışan doğru kişi olmalıydı. Sevgi dediğin bedenle değil ruh ile alakalı olmalıydı. İki ruhun birbiriyle buluştuğu bahçede arzu ve istekler yemyeşil çimlerin arasına dağılmış gelincikler olmalıydı. Arzular, bahçenin kendisi değil, bahçeye renk katan çiçekler olmalıydı. "

Hayatında hiç böyle birini tanıyıp tanımadığını düşündü. Oysa ne kadar güzel olurdu, onu anlayan, bir adım ileri gitmesine yardım eden, acıların karşısında bende varım diyen, üzgün olduğunda çok uzaklardan yanına kadar gelen, göz yaşlarını silen, elleriyle ruhuna dokunabilen bir yoldaşı , bir arkadaşı, bir sırdaşı, sanki canının bir parçası…

Donuk donuk bakan gözleri şaşkınlıkla iyice açıldı ve aklından bir kelime geçti.

“Deniz”

-"Acılarla dolu o günlerde bana sırt çevirmeyen, yaptığım yanlışları düzeltmeye çalışan, yaptığım tüm israfa, yarattığım tüm pisliğe rağmen beni kapı dışarı etmeye kıyamayan, aksine sevgiye, doğruya yöneltmeye çalışan deniz…"

-"Nasıl bir perdeydi bu gözüme inen… nasıl bir gözlüktü bu taktığım… Gerçeği bu kadar örten, burnumun önündeki doğruyu görmemi engelleyen…"

Deniz kabuğunun söylediği, ona hiçbir anlam ifade etmeyen ancak şimdi aklında eşsiz derinlikte anlamlar taşıyan o sözleri yeniden tekrarladı..

-"Aklın tutsağıdır duygu,akıl da ruhun…"
-"En zor ve karmaşık işleri yapar akıl, eğer tutsak elini çözerse ruh…"
-"Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı…
-"Tensel düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp…"
-"Eğer itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru..."
-"Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer..Eğer hayvani arzular baskın olursa tende… Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya…"

Aklının göz yaşları arasında gülen nefsi görüyordu şimdi. Donuk , hüzünle bakan gözleri kendine kızgınlıkla dolu bakışlara döndü. Üstündeki çer çöpü silkelemek istercesine titredi.

Başta pişman olduğunu hissetti. Tüm bu yaptıkları için kendine lanetler etmeye başladı. Çok büyük bir hata olduğunu düşündü. Ancak caydı o anda fikrinden. Tüm bunlar yaşanmasaydı doğruyu nasıl bulabilecekti?

İçinde garip bir heyecan duydu, birazcık gözleri doldu. Aniden gittiği yoldan caydı ve geldiği yere doğru hızla yüzmeye başladı. Yolculuk bitmeliydi artık. Doğru olana kavuşabilmek için var gücüyle ait olduğu yere doğru yüzmeye başladı. Eski mutluluğu ve heyecanı yerine gelmiş kendini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Karanlıkların içine hiç korkmadan atılıyor, en zor geçişleri tereddütsüz beceriyordu…

Saatleri , günleri saymıyordu artık, bir an önce denize varmak istiyordu. Sadece yemek, içmek için duruyor, sonra yeniden kalkıp gidebildiği kadar gidiyordu. Ne gecesi ne gündüzü belliydi. Bazen kendini karanlıkta yol alırken buluyor, bazen ise pırıl pırıl sulardan geçerken buluyordu.
Artık iyice yaklaşmıştı.Pırıl pırıl sularda neşeyle , keyifle etrafındaki balıkları, canlıları izleyerek ilerliyordu.

Derken, her şey çok hızlı oldu. Bir anda bir karanlık indi o sulara. Derin bir korku saldı önce. Ürkek bakışlar aldı etraftaki neşeli bakışların yerini. Sadece balıklar değil bitkiler bile saklanmaya çalıştı o karartıdan. O ise ne olduğunu anlamadı. Hepsinin neden kaçışmaya başladığını anlamadı. Arkasını dönüp bakmak , başka bir gerçekle yüz yüze gelmek üzere olduğunun ayırtına varamadı. Etrafında hiç kimse kalmadığında arkasında bir dağ gibi büyüyen karartıya doğru yüzünü döndü. Yüzünün en ortasına büyük bir endişe geldi oturdu. Dona kaldı. Gördüğüne inanmak istemedi. O karartının kudreti, büyüklüğü ve hızı karşısında hiçbir şansı yoktu. Çaresizce o karartının onu içine alışına tanık oldu…

O kocaman balinanın midesine inerken gittikçe uzaklaşan, azalan tonda bir haykırış duyuldu ağzından…

-"Denizzz ! …"


***

Karanlıkların bizi ne zaman bulacağı muamma
Gel sen bu yolculuğu çok uzatma
Aklını başına topla
Seni seveni,
Sabırla bekleyeni ,
Bir saniye daha ağlatma…


Kıvırcık
22.05.08
Nezarethane

06 Nisan 2008

Acemi Balık (Bölüm 4)

Başarının yolu istemekten geçer. Bir hedefe ulaşmak istiyorsan, gönlünü, yüreğini ortaya koyduysan , inandıysan yaptığın işe, başarı kendi ayaklarıyla yürür sana.

O inanç, karşılaştığın sorunlar ne kadar büyük olursa olsun ayakta tutar seni. Hedefine sanki hep bir adım kalmış kadar yakın hissedersin kendini, bir uzansan yetişeceksindir sanki. İşte budur kıpırdayacak halin kalmamışken verdiğin soluk arasında seni yeniden yola koyan, sanki onca yolu gelmemişsin gibi canlı tutan…

İnanmak , zifiri karanlıklardaki ışığı görebilmektir. Hiçbir yol yokken doğru yönü hissedebilmektir. Tüm söylentilere kulak tıkayıp tam aksini düşünmektir.

Onun aklında da “başaramamak” diye bir düşünce yoktu, hiç olmadı. İnandı gittiği yola. Zaman zaman aç kaldı belki. Kimi zaman endişelendi, bazen yanlış yollara girdi.Ama inandı.

Bir zaman sonra karanlıklar aydınlanmaya başladı. Bir yere vardığının farkındaydı ancak neresi olduğunu bilmiyordu. Çok kalabalık bir yerdi burası. Şaşkın şaşkın dolaşmaya başladı hiç bilmediği canlıların arasında. Kenarıda duran bir şey dikkatini çekti. Ağzını kocaman açmış bir deniz kabuğuna benziyordu. Kabuğu pırıl pırıl parlayan bu varlığa yaklaştı. Onunla oynamaya başladı. Girdi çıktı, etrafında dolandı. En sonunda dayanamadı içine girdi uzandı. Etrafı meraklı gözlerle izlerken bir yandan da ne kadar yolu kaldığını düşünüyordu. Düşünürken yorgun bedeni dayanamadı uyuya kaldı.

İçinde huzurla uyuyan balığı gören ev sahibi kapılarını yavaşça kapadı. Onu görür görmez buralardan olmadığını, yolcu olduğunu ve çok yorgun olduğunu sezmişti. Hiç sesini çıkartmamış balık uyuyana kadar onu izlemişti. Uyanmaması için yavaşça kapaklarını kapatıp huzur içinde birkaç saat geçirmesini sağladı. Hatta onunla birlikte o da uyumaya başladı.

Bir zaman sonra balık sayıklamaya başladı. Denizin ona söylediği sözleri deniz , okyanus ve neden kelimeleriyle harmanlayıp bölük pörçük sayıklıyordu. Ev sahibi uyandı ve onu dinlemeye başladı. Anlamak için çok zorlanmadı. Sayıkladığı sözcükler ünlü bir düşünürün sözlerinden başka bir şey değildi. Saatler geçtikçe balığın sayıklamaları iyice arttı. Ev sahibi bulmacayı çözmek adına düşündü…

Deniz…Okyanus…Neden…ve sözler…

Bir süre sonra balık gözlerini açtı…

Açtı ancak gözlerinin açık olup olmadığını anlayamadı. Açmış olması ile açmamış olması arasında hiçbir fark yoktu. Zifiri bir karanlığın içinde buldu kendini ve çok korktu. Fırlayıp gitmek istedi ancak kabuk onu sardığından kıpırdanamadı bile. Can havliyle bağırmaya başladı.

- "Neler oluyor! Nerdeyim ben! Öldüm mü yoksa. Allah’ım…"

- "Şiştt!" Diyerek susturur onu ev sahibi. Balık irkildi.

- "Sende kimsin?"

- "Kim olduğumu boşver. Yalnızca beni dinle. İyi dinle. Bu sözler senin anahtarın olacak!"

Anahtar kelimesini duyunca balık çok şaşırır. Şaşkınlıkla birlikte dinlemeye başlar karanlığı.

"Aziz dost! Kulak tut sözüme! Dinle!"

"Aklın tutsağıdır duygu,akıl da ruhun…"

"En zor ve karmaşık işleri yapar akıl, eğer tutsak elini çözerse ruh…"

"Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı…Tensel düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp…"

"Eğer itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru..."

"Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer..Eğer hayvani arzular baskın olursa tende… Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya…"

"Heveslerin ve arzuların elleri bağlanınca çözer çünkü aklın elini Tanrı…"

"Sana kumanda etmeye başlar o zaman akıl, seni çekip çevirir… Önceleri sana hakim olan duygular mahkumun olur sonra, buyruğuna uyarlar bir bir…"

Bu sözlerden sonra ev sahibi kapılarını yavaş yavaş açmaya başladı. Bir demet ışık, ışıl ışıl parıldadı aralıktan güneş doğarcasına. Balık ışığa doğru döndü yüzünü ve ışığın sıcaklığını hissetti. Işığın sıcaklığı çekti onu o anda. Işığa doğru koşmaya başladı, aydınlığa. Hızlı hızlı atan kalbiyle attı kendini yeniden serin sulara, kaldığı yerden devam etti yoluna...

Acaba deniz kabuğu sandığı ev sahibinin, aradığı deniz tarağı olduğunu bilse yine de devam eder miydi o yola?



Kıvırcık
06.05.2008
Nezarethane

05 Nisan 2008

Acemi Balık (Bölüm 3)

Deniz belki okyanus kadar büyük değil ancak en az onun kadar güçlü ve derindir. Okyanus asidir, bildiğini okur, acımaz çoğu zaman, sevgisi de nefreti de coşkuludur, büyüklüğüne güvenir, büyüklüğünü kullanır, herkesin kendini ona mecbur olduğunu sanır…

Deniz masumdur, kalenderdir, daha yakındır hayatın kendisine, daha çok mücadele eder eteklerinden, kıyılarından ona katıştırılanlarla. Bu yüzden anlar dertlinin halini, tanır acılı misafirini, kendi de çekmiştir çünkü, yaşamıştır, tanıklık etmiştir…

İşte bu yüzden susar. Bilir çünkü sözlerin anlamsız, çaresiz, kifayetsiz kaldığı anları. Sözcüklerden daha anlamlı bir sessizlik sunar ona. Ancak ona sessizliğini vermemiştir sadece güzelliğinden de vermiştir parça parça. Her kavga ettiği deniz anasından gidip özür dilemiştir onun adına. Her ziyan ettiği yiyeceği sürükleyip hediye etmiştir bir başkasına. Her kirlettiği yere göndermiştir arıtan akıntılarını.

Acemi balığımız içindeki acıyı bir türlü atamamaktadır. Boş boş dolanır yosunların arasında. Düştüğü boşluk onu daha da sinirlendirir. Kavga etmek için bir nedene ihtiyacı yoktur artık. Suyun rengi, yengecin durduğu yer, yosunların salınışı bile bir nedendi onun için.

Tüm bunlar bir yana bir şey vardı ki görmeye dayanamıyordu. Görünce çok kıskanıyor , içindeki acı katlanıyor katlanıyor ve saldırganlığa dönüşüyordu. Kimseyi mutlu görmeye dayanamıyordu. Gülücükler saçarak dolaşan çiftleri görünce onlardan nefret ediyor ve o güler yüzlerini hemen solduruyordu. Neşeyle kumdan kaleler yapan yavru balıkçıkların kalelerini yerle bir ediyordu.

En son bir çiftin en mutlu anına, birbirlerine sevgiyle dokunuşlarına tanık oldu. Kala kaldı. İçinden o anı bozmak geldiyse de bu sefer yapamadı. Göz yaşları içinde izledi. Çaresizliği inanılmaz boyutlardaydı. Yeni doğmuş bir bebek kadar çaresiz hissediyordu kendini. İçi öyle bir burkuldu ki yığıldı kaldı bir köşe de .

Deniz kayıtsız kalamadı. Bir süre onu kendi haline bıraktıktan sonra yaklaştı. Ilık bir akıntıyla teselli etmeye çalıştı. Balığımız ise ona sert çıktı;

- Neden yapıyorsun bunu? Neden? Israrla seni pisleten, herkesle, hatta kendiyle bile kavgalı , kimseye en ufak faydası bile dokunmayan birine bunu neden yapıyorsun? Hak etmediğim halde her zaman bana iyi davranıyorsun, bütün gün boş gezdiğim halde beni besliyorsun, dışlamıyorsun…

Deniz ona derin bir cevap verir:

- Yukarıdan enginlere akar da hani bir su, en aşağıya varınca yükselir ya buhar olup
- Ve yerin altına girmeyince bir buğday, başak olup yükselemez ya
- Toprağa düşmeyince bir tohum da, elbette meyve olup baş çekemez göklere

Acemi balığımız bu sözlerden hiçbir şey anlamamıştır.

- Ne demek istiyorsun? Söylesene anlamı ne bunların?... Hey! Sana diyorum!...

Deniz başka tek kelime etmemişti ona. Söylediklerinin yeterli olduğunu biliyordu. Balığımız için ise hiçbirşey ifade etmiyordu bu sözler. Kıyıda köşede bir kayalık bulup düşünmeye başladı.
Üzüntüden, şaşkınlıktan iyice yorgun düşmüştü ancak yine de o kıt aklıyla düşünmeye başladı. Her gün bu kayalıklara gelerek derin düşüncelere daldı gitti. Önünden geçen balıklara baktı. Onların davranışlarını seyretti. Küçük balıkların birbiriyle oynarkenki mutluluklarını izledi. Birbirine sımsıkı kenetlenmiş aileleri gördü.

Değişen hiçbir şey yoktu. Çünkü hala o sözcüklerin anlamını bulamıyor çıldıracak gibi oluyordu. Sonunda merakı o kadar arttı ki yardım almak istedi. Önüne gelen herkese aynı sözcükleri tekrarlayacak ve manasını soracaktı.

Eski gücü ve kuvvetini buldu sanki o anda. Ok gibi fırladı yerinden. Önüne geleni durdurmaya başladı. Küçük büyük demeden soruyordu. Bir kılıç balığına , bir ahtapota, bir kefale…
Hepsi onun çıldırmış olduğunu düşündüler. Kılıç balığı “Çekil şurdan şişe dizmeyeyim şimdi seni” dedi. Ahtapot kollarına alıp biraz sarsıp “İyi misin sen?” dedi. Kefal , bir an olsun durmadan yoluna devam etti.

Balığın düştüğü bu durumu gören deniz atı ona yaklaştı.

- “Dostum” dedi.
- “ Senin derdin büyüktür. Biz kıt akıllılar, ömrü kısacık canlılar sana yardım edemeyiz. Doğru insana sormalısın sorunu.”
- “Kim anlar benim derdimden? Kim söyler bana bu saçmalığın anlamını?”
- “Buradan çok uzaklarda, denizin derinliklerinde 400 yaşında olduğu söylenen bir deniz tarağı yaşar. Çok ömürler tüketmiştir o. Çok yaşamış görmüştür. Söylese söylese o söyler sana cevabı. Anahtarın ondadır.”

Acemi balık, bir saniye bile düşünmeden deniz atının tarif ettiği yere doğru var gücüyle yüzmeye başladı. Ne suların karanlığı, ne tanımadığı canlılarla karşılaşmak ne de ölüm gözünde yoktu. Tek bir istediği vardı. Bu karanlık yolu tamamlayıp deniz tarağına ulaşmak. Yakasına yapışıp derdine derman olmasını sağlamak.

Var gücüyle yüzdü gitti. Karanlık bir yolun içerisinde kayboldu.

Ya kendi karanlığında düşüncelerinde kaybolup hiç dönemeyecekti… yada arınıp ışıl ışıl geri dönecekti…


Kıvırcık
04.05.2008
Sweethome

04 Nisan 2008

Acemi Balık (Bölüm 2)

Buz kütlesinin üzerinde sürüklendi, bilinmez kaç gün.Bir mavi den başka bir maviye çevirmişti yüzünü; gök yüzüne. Başka hiçbir yere bakmıyordu, bakamıyordu. Gökyüzünün sonsuzluğunda kaybolmak istiyordu. Bedenini kurutan , yakan güneşi bile umursamıyordu. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmur onu ilgilendirmiyordu. Kulakları sağır eden, gözleri kör eden bir zamanlar çok korktuğu şimşekleri şimdi görmüyor, duymuyordu. Yalnızca onu yaratana onu alması için dua ediyordu. İçinden bir tek ruhunu teslim etmek geçiyordu. Yalnızca yaratanın onu yanına, sonsuz şevkatine alacağı anı bekliyordu.

Sonunda bir el uzandı aldı onu. Beklediğinden biraz daha farklı bir eldi bu. O kadar bitkindi ki hiçbir şeyin farkında değildi. Bir anda kendini yanından vızır vızır geçen yüzlerce balığın bulunduğu bir suyun içinde buldu. Ölüyor olduğunu düşündü. “İşte geldiler beni almaya” dedi.”Vakit geldi.Hiç değilse huzur içinde öleyim” dedi. Gözlerini kapadı. O kadar acınacak haldeydi ki bir teknenin balık havuzunda olduğunu anlayamadı bile.

Acemi balığımız yeni macerasına yol almaya başlamışken balıkçılar kendi aralarında konuşuyorlardı.

- Bu sefer çok esaslı bir müşteri yakaladık. Çok iyi para kaldıracağız oğlum bu sefer !
- Ama abi adam çok titiz diyorlar. Çoğu balıkçıyı ufacık bir isteğini yerine getirmedi diye gözünün yaşına bakmadan elinde mallarla onca yoldan geri çevirmiş.
- O bizi daha tanımadı. Göstereceğiz ona iyi balık neymiş. Şu andan itibaren tüm ekibi topla biz oraya varana kadar tüm balıkları kıpır kıpır canlı görmek istiyorum. Hadi göreyim sizi !

Adamlar bir telaş içinde tüm dikkatlerini balıklara verdiler. Onları beslemeye , ilk günkü canlılığında tutmak için ellerinden geleni yaptılar. Artık günler süren yolculuk bitmek üzereydi. Patron balıkların durumunu görmek için son kez aşağı indi.

- Nasıl gidiyor evlat!
- Herşey yolunda efendim , gördüğünüz gibi hala hepsi kaçacak delik arıyorlar.
- Herşey yolunda demek!, peki bu ne? Şu köşede duran
- Anlayamadım efendim?
- Şu köşede duran diyorum! Rengi solmuş, ölü gibi serilmiş , kıyıda can çekişen ne üdüğü belirsiz canlıyı diyorum ! Senin bana kastın mı var he söyle! Bana işi kaçırtmak mı istiyorsun! Bu balıklarla mı alacağız işi salak! Hemen at şunu görmesin gözüm!
- Derhal efendim!

Ehh… Acemi balığımız o kadar küskündü ki hayata ne verilen yemi aldı ne de sevindi yeniden su ile buluştuğuna. O hala niye kavuşamadığını düşünüyordu yaratanına. Yeniden bir el görünce ümitlendi. İşte… İşte şimdi…Vakit geldi…

Evet vaktiydi… ama ölmenin değil. Yeniden yalnızlığa terk edilmenin, yeniden kovulmanın…

Hızla savurdu onu eleman güzel bir bahar günbatımında. Çok geçmeden derin bir dalış yaptı rengi, tuzu değişik bu sulara. Süzüldü yavaş yavaş dibe. Burası balıkların öldükten sonra gittikleri yer olmalı diye düşündü. İçinde hala aynı acıyı hissettiğinde, etrafındaki her şeyin sıradan yaşamın bir parçası olduğunda inandı ruhunu teslim etmediğine.

Koyu kara renkler yerine açık mavi ve yeşilin bin bir çeşidi vardı şimdi de. Okyanuslar geçilmiş şimdi denize gelinmişti. Şimdi deniz ona çok küçük ve değersiz gelmişti. Okyanusun güzelliğinin yanında deniz onun için bir hiçti.

Çaresiz yaşmaya başladı o denizi. Öldürmeyen Allah öldürmüyorsa bir sebebi vardır diye düşündü. Deniz onu besledikçe kendine geldi. Kendine geldikçe yaşadıklarının muhasebesini daha iyi yapar hale geldi. Olanları düşündü. Yaşananları bir bir hatırladı. Düşüncelerinin arasında kayboluyordu çoğu zaman. Her düşündüğünde biraz daha artıyordu hayata olan kızgınlığı. Kendini dünyanın en aptal varlığı olarak hissetti. Nasıl bu kadar saf ve aptal olabildim diye kinlendi.

Duyduğu acının , özlemin üzerine şimdi bir de kendi ile mücadelesi eklenmişti. O artık acı ile yüklenmişti. Başka biri olmuştu şimdi. O güzel ruhun içinden derin bir nefret çıkmıştı. Hırçındı, umursamazdı, acımasızdı…

Deniz ile dalga geçiyordu. Belki de hırsını ondan alıyordu. Deniz analarıyla kavga ediyor , en güzel midyeleri tek tek eşeleyip ziyan edip bırakıyor , denizi pisletmekten geri kalmıyordu. Denizin rengiyle alay ediyordu, okyanus ve okyanusun rengi aklına geldikçe gözleri doluyordu.

Tüm bu yaptıklarına karşın denizin sessizliği,dinginliği onu daha da sinirlendiriyordu. Onun bir şey demesini bekliyor onunla da kavga etmek istiyordu ama ne kadar hıyanet ederse etsin, ne kadar onu hor görürse görsün ona tek kelime etmiyordu. Aslında deniz o kadarda sessiz değildi. Anlattığı çok şey vardı . Acemi balığımızın o sesi duyması için bir şeye ihtiyacı vardı;

Biraz zaman…

Kıvırcık
30.04.2008 22.19
Nezarethane

03 Nisan 2008

Acemi balık (Bölüm 1)

Hey sizler!


Evet sizler!


Sevdiği insan için her şeyin en iyisini yapmaya çalışıp sonunda “Nedennnn!” diye haykıranlar!


Bu geceki sözlerim size, yalnızca size…


Sende sevdin değil mi gönülden a acemi aşık? Görür görmez kaptırdın değil mi kendini? Kalbi deli deli atan biri oldun. Günleri , ayları , zamanı , kendini o gözler dışındaki her şeyi unutur oldun değil mi…Öyleyse oku… oku…


Okyanusa saldılar seni acemi balık, mas mavi rengiyle , bin bir çeşit güzelliğiyle başını döndüren okyanusa.Kendini hiç bu kadar özgür hissetmedin sen. Hiç bu kadar sınırsız değildi yaptıkların. Çılgınca yüzdün bu sularda . İçinde sonsuz bir huzur hissederek dolaştın kayaların arasında. Korkutucu karanlıkları buyur ettin, yüzünde bir tebessüm ile çağırdın onları. Bir bir geçtin karanlık sulardan. Hiç biri karartamadı seni, geleceğini. İnandın çünkü o okyanusa. Kendini ait olmuş hissettin. Adadın ona belki de… Hangi balık, hangi akıntı seni alt edebilirdi ki?
Günlerin geçti okyanusla birlikte. Okyanus besledi ruhunu, arındırdı geçmişinden. Sana bir tek yaşadığın an kaldı. Cam kavanoza başını vuruşlarını aldı senden, özgürlüğünü verdi, yaratıcılığını verdi. Günlerce yem beklerken çektiğin acıları çekti senden, aldı eritti sahip olduğu sonsuz suların içinde tuz misali.


Okyanusun sana kattığı değeri gördün. Karşılığında sende sonsuz ilgini ve şevkatini verdin ona.Hiç kirletmedin onu. Onu kirletmek isteyenleri engelledin. Onu kendinden bile korudun yeri geldiğinde. Göz yaşlarınla besledin kimi zaman eksilen suyunu. Geceleri o uyurken izledin onu. Yaklaşıtın usulca… öptün belki de bir gece…


Tarifsiz bir mutluluktu bu. İçine sığdıramadın. Duyurmak istedin bütün canlılara, dilin yoktu ki… Sarılmak istedin doyasıya, kolun yoktu ki… Yüzdün sadece… Hızla yüzdün… İçindeki muhteşem enerjiyi herkese göstermek istedin. Yüzeye geldin. Çılgınca taklalar atmaya başladın. Bir alabalık kesildin sanki. İçindeki mutluluk o kadar büyüktü ki sığamadın okyanuslara. Çıktın bir anda suyun yüzüne, çılgınca havaya atılıp yeniden su ile buluşmanın keyfini yaşamaya başladın. Her zıplayışında mutluluğun katlandı…katlandı…katlandı…


Katlandı sandın….


Son atlayışında havadayken bir anda buz kesti okyanusun yüzeyi. O kadar sert çakıldın ki o buza daha o an başladı göz yaşların akmaya. Ulaşamadın yeniden okyanusa. O kadar üzgündün ki tek yapabildiğin gözlerinin dolmasıydı o anda.


“Bir hataydı” dedi okyanus. “Beni bir saniye bile olsa terk etmemeliydin” dedi. “En büyük yanlışı yaptın” dedi. Artık bu sular sana sıcak, artık bu sular sana ateş, artık bu sular sana vaha…


Neden!!!! Diye haykırdı acemi balık. Neden!!!!!


Mutluluğun zirvesindeyken aşağı itmişti onu okyanus. Sonsuz gibi görünen derin bir uçuruma itmişti. Acısı o kadar büyüktü ki düşmenin hızlıyla esen rüzgar göz yaşlarını kurutamıyordu balığın…


Her göz yaşı aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu…


Ama nasıl olur? İnanamıyorum… Neden???? Niçin….


Ben değil miydim onun için en iyisini isteyen? saf ve temiz sevgisini veren?


Balık için hiçbir şey olan bu sıçrama okyanus için her şeydi. Balığın üzüntüsü içinde birikti birikti birikti. Çaresizliği öyle arttı ki , gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu. Çaresizce ağzı ile vurmaya başladı buza. O dev kalıbın üzerinde bir çivi darbesi bile değildi bu dokunuşları. Çok dayanamadı hassas bedeni, kanamaya başladı. Kanadı… Kanadı… Kanadı…


Gözü her okyanusun içine daldığında, okyanusun güzelliğini uzaktan seyretmeye daldığında üzüntüsü bir kat daha arttı. Artık ne kendi hayatı, ne yapacağı davranışların getireceği sonuçlar umrunda değildi. Tek istediği ona yeniden kavuşmak, bu yanlışlığı düzeltmekti…
Okyanusun hiç mi içi sızlamıyor? Hiç mi özlemiyor beni? Nasıl izleyebiliyor benim burada eriyip gitmemi? diye yedi bitirdi kendini…


Olmadı… Acemi balığımız hiçbir zaman okyanus tarafından bir daha kabul edilmedi. Kaderine terk edildi. Soğuk yatağında ruhu buz kesti. Bakışları dondu önce göz yaşları üzerinde, sonra o güzel rengi soldu bir daha geri gelmemecesine... En son da ağzı dondu söylerken bir kelime, sonsuzluğa yanında götürmek istercesine :


NEDEN?


Kıvırcık
24.04.2008 00.14
Nezarethane

01 Nisan 2008

Kıvırcık'ın bir günü

Güne sanki sevgilimle birlikte uyanmış gibi gözlerimi açarım. Günaydın der kalkarım, yeni doğmakta olan güneşin gölün üzerinde parıldayışını izlerim. Güzel bir kahvaltıdan sonra paşa paşa okuluma giderim. Her zaman güler yüzümü koruyup herkese yardımcı olmaya çalışırım. Okuldan eve koşarak gelirim. Bisikletime atlar baharın güzel kouları arasında İzmit'in yem yeşil dağlarını keşfe çıkarım. Kaybolmanın ve keşfetmenin heyecanını yaşarım. Çimlerin üzerine uzanıp bir kelebeğin etrafımda dolanmasını izlerim. Gün batımında bir ağacın altında oturup şehrin karmaşasını izlerken düşüncelerim içinde kaybolur eve dönerim.Güzel bir akşam yemeğinden sonra kitapların arasında kaybolurum. Okurum...okurum...okurum...

Sıkıldıysam , o anki ruh halime göre değişir yaptıklarım.İstersem özenle seçtiğim duygu dolu kore dizilerini açarım, istersem en güzel müziklerimi açar kendi kendime dans ederim, istersem loş ışığımı açar slow şarkılar eşliğinde duygularımı satırlara döker ağlarım, istersem de duvarda asılı fotoğraflarıma bakar başka dünyalara dalarım...

Sınırsızdır dünyam benim.Keyif almak için yaşarım. Kimseye dokunmadan, kendimce, kimi zaman nezarethane de kimi zaman sıcak evim de yaşarım yalnızlığımı...

25 Eylül 2007

Anahtar

Hayat yolunda yürüyorsun tek başına... Evet tek başına... Kalabalığın içinde yalnızsın aslında, yapayalnız. Taşıdığın acılar senin dostun olmuş, nefretin ve hayata olan kızgınlığın senin yoldaşın olmuş.

Bu yolda yürürken altın kaplı çok güzel bir anahtar buldun. Dayanamadın aldın. Gönül kapını zorladın, açamadın, açamıyorsun ve açamayacaksın.... Gönül tek , kilit tek, anahtar tek...

O kapının önünde zorluyorsun o anahtarı. Defalarca takıp çıkarıyorsun, açmıyor tekrar deneyip çıkarıyorsun. Yaşananlara inat açmasını istiyorsun bu anahtarın gönlünün kapısını.Gözünden okunuyor gönlünün asıl anahtarını kaybetmiş olmanın acısı...Hırsla deniyorsun , hayal kırıklığı ile ağlıyorsun...

Hem anahtara, hem de kilite zarar veriyorsun. Ne olur ne olmaz diye o anahtarı hep cebinde tutmak istiyorsun. Anahtarlığına takıp geziyorsun. Bir tek cebine elini attığında görüyorsun, hatırlıyorsun biraz ilgi gösterip yeniden cebine koyuyorsun.

Anahtar napsın.... o kadar çok istiyor ki açabilmeyi...çiziliyor, çapaklanıyor , rengi soluyor ama her defasında umutla deniyor, beceriksizliğine üzülüyor...

Çok istiyor işe yaramak ama olmuyor...

Kıvırcık
25.09.2007
Sweethome

28 Mayıs 2007

Bana seviyorum dedirtmeyin

Bana seviyorum dedirtmeyin

İçim acıyor, canım yanıyor.
Çünkü sevgim katkısız, yalansız ...
Kaptırıyorum kendimi istemeden,
Derinden yaşıyorum sevdamı,
Kalbime kalın çizgilerle yazıyorum adını.
sonra aldatıldığımı görünce, vuruyorum duvarlara başımı.

Oynayacaksanız benimle,
Atacaksanız hasret ateşine,
Bana seviyorum dedirtmeyin; ne olur...

Kullanılıp atılan bir mendil değilim ben
yada içi yenildikten sonra atılan çikolata kağıdı.
İnsanım ben.
Sevdiğini baş tacı eden,
Her saniye sevdiğini hayal eden,
Sevdiğine küçücük bir çocuğun saflığıyla bağlanan bir insan.

Ama yok!
Saflığımı kullanacak iseniz,
Beni sevgisizlikle vuracak iseniz,
Bana seviyorum dedirtmeyin; ne olur...

04 Ocak 2007

Mustafa Ve Yağmur - Bölüm 2

Gözleri dolmuştu.İçi acıdı yine.Karışmıştı duyguları.Beklemeli miydi bir sonraki vapuru? yoksa çoğu zaman olduğu gibi çaresizlik içinde geri mi dönmeliydi?.Çıktı iskeleden yan taraftaki çay bahçelerinden birine oturdu.En kıyıdaki yeri seçti.Dalgaların sesini duymak istiyordu.Cansız olan her nesnenin konuşup ona yol göstermesini istiyordu.Martılara,balıklara soruyordu.Gözleri uzaklara daldı...

Gitsem...diye düşündü.Ne olacaktı?.Kendisi ile görüşmek istemeyen birisinin karşısına geçip konuşacaktı.En zor şeylerden biridir kafasında fikri belli olan birine karşı konuşmak.Ne diyecekti ki...Ayrılık süresince ettiği onca sitem,onca haykırış,yakarış,öfke...zaten bunlar herşeyi berbat etmemiş miydi?.O ise tüm bunlara rağmen ona tek kelime etmemişti.

Düşündü..İnsan sevdiğinin yanında olmaz mıydı?.Nasıl dayanırdı seven,sevdiği bir adım yakınında olduğu halde sırt çevirmeye?.Kendi sevgisini düşündü.O her ne yaparsa yapsın,nefret ettiğini söylese de,yüzüne tükürse de,en ağır sözleri söylesede,milyonlarca kilometre öteye gitsede en zor anında ona yardım edebilmek için onun yanına gelebilecek kadar çok sevebiliyordu.

Ama Yağmur öyle düşünmüyordu.Mustafa en üzüntülü anında ondan bir mesaj, bir tepki beklediği halde, onu bile ondan esirgiyordu.Hatta üstüne üstlük o anda gülücükler dolu mesajları arkadaşlarına yazabiliyordu.Ona umut vermemek için elinden geleni yapıyordu.Ondan mümkün olduğu kadar uzak durmaya çalışıyordu.Aradığı zaman görmezden geliyor,mesajlarını almamış gibi davranıyor, karşılaştıklarında ise zoraki konuşuyordu.Sevgiye, aşka dair herşeyi unuttuğunda kendini mutlu hissediyordu.Aşk ona mutluluktan çok acı veriyordu.Kendisini toplamaya tüm bu konulardan uzak kalmaya ve duygularını karanlığa gömmeye çalışıyordu.İncinmişti çünkü.Her denediğinde biraz daha fazla incinmişti...

Ama Mustafa tüm bunları bilmesine rağmen bencilce davranarak onun sevgisini istemekte diretiyordu.Dayanamıyordu,kendini tutamıyordu.Onun gözünde ayrılık için hiçbir neden yoktu.Seven iki insanın arasına ne girebilirdi ki?.Ne bir insan,ne para ne de uzak mesafeler,ne de insanların söyledikleri...Ona göre, onsuz geçen her dakika bir kayıptı.Şu kısacık,ne kadar yaşayacağımızı bilmediğimiz dünyada her saniyeyi kıymetli buluyordu.

- Ağbi bir çay daha ister misin?

İrkildi.Yeniden şimdiki zamana döndü.

-Hayır,sağol. dedi

Her zaman olduğu gibi tüm bu olayları düşündükten sonra içindeki saflığa yenileceği an gelmişti.Polyannacılık oynamaya başlamıştı.Hep aynı şey oluyordu.Saatlerce beyninde onu eleştirip eleştirip sonra da o beni seviyor yapmaz öyle şey mutlaka bir nedeni vardır diyip ona olan bağlılığını hep devam ettiriyordu.

Ayrıldıklarından beri karşısına bir kez olsun çıkmamış,yolunu kesip gözlerinin içine bakarak "Seni seviyorum" dememişti.Belki Yağmur Mustafa yı görse,bir kere görse herşey değişirdi.Dayanamazdı belki.Yağmur bakmaya doyamazdı ona.Yanına geldiğinde ona sokulduğunda bambaşka bir dünyadaymış gibi hissederdi kendini.

Kim bilir belki herşey değişir diye heyecanlandı.Aceleyle kalktı.Kalkmak üzere olan vapura günün başlangıcındaki heyecanı ile adımını attı.Yerinde duramıyordu,oturamadı.Vapurun arka tarafındaki açık balkona çıkmaya karar verdi.Dışarıda kimsecikler yoktu.Kim çıkardı ki bu soğukta dışarı...

Uzun süre vapurun arkasında süzülen köpükleri izledi.İyiden iyiye dalmıştı.Sonra bir sesle irkildi.Giderek yükselen bir sesle az ileride bir çift tartışıyordu.Kulak misafiri oldu.Bir davet söz konusuydu.Erkek bu davete katılmak çok istiyordu.Onu da bu yönde ikna etmeye çalışıyordu.Türlü türlü kelimelerle onu caydırmaya çalışıyordu.Ne olur..Hadi ama..yapma böyle..Ama kız hiç istemiyordu.

Mustafa onların yüz ifadeleriyle ilgilendi.Oğlanın yalvar yakar tavırlarına, kızın "hiç istemiyorum bundan nasıl kurtulabilirim" demeye çalışan bakışlarına baktı.Sanki az sonra yaşayacağı anlar karşısında bir tiyatro oyunu gibi sergileniyordu.

Biraz sonra rol alacağı oyunu görmek onu etkiledi.İsteksiz bir kız, onu caydırmaya çalışan erkek...Böyle olmamalıydı.Hayatta hiçbirşey zorla olmamalıydı.İnsanlar istedikleri yerlere gidebilmeli,istedikleri insanla gezebilmeli,istedikleri yaşamı yaşayabilmeliydi.

Eğer giderse aynı bakışlara mağruz kaldığında kendini nasıl hissedeceğini düşündü.Çok kötü hissetti kendini.Neden gidiyordu ki sanki...Yağmur'un onu istemediği yaptıklarından açıkca belliydi.Zorla gelen mutluluktan ne hayır gelirdi ki?.Yağmur böyle yaşamayı,onsuz yaşamayı seçmişti.Elden ne gelirdi.Eğer bu durum değişecekse o istediği için değişmeliydi.Ancak bu şekilde gerçek mutluluk olabilirdi.Ancak iki insan kavuşmayı dilerse,gerçekten isterse buluştukları an birbirlerine sarıldıkları an ikiside mutluluktan havaya uçabilirdi.

"Herkes mutlu olduğu gibi yaşamayı seçer" diye düşündü."Yağmur da belki böyle daha mutlu" dedi içinden.Artık bencilce kendi mutluluğu için düşünmekten yılmaya başlamıştı.İlk kez onun bakış açısından,onun mutluluğu için düşünmeye başlamıştı."Belki de şuanda okuldan çıkıp arkadaşlarıyla eğlenmeye gidecek" diye düşündü.

Ortaya çıkarak,eski meseleleri açarak onu hep üzdüğünü hissetti.İstediği bu değildi."Ben madem hep onun üzülmesine neden oluyorum,madem o böyle mutlu...geri dönmekten başka çare yok" diye düşündü.

Vapur iskeleye yanaşmış herkes inmişti.Ama o inemedi.Yapamadı.

Yıllar öncesinden ayrılık kelimesi ortaya çıkmasına rağmen senelerdir sevgisini,umudunu hep canlı tutmuştu.Sanki hiç ayrılmamış gibi hep ona mesajlar atmış,geri dön çağrıları yapmış,posta kutusunu onu ne kadar sevdiğini içeren mektuplarla doldurmuş ve hep sevildiğini düşünerek onun sevgisini istemişti.

Yağmur mustafa nın iyiliği için onu terk ettiğini söylemişti.Şimdi de Mustafa ilk kez onun iyiliği için onu rahat bırakma kararı almıştı.Belkide bu an gerçekten ayrıldıkları an olacaktı...

Mustafa ve Yağmur - Bölüm 1

Hayatının en güzel gününe uyanmıştı.Hemen kalktı.İçinde garip bir sevinç,büyük bir umut vardı.Çok uzun zamandır görmediği yağmuruna gidecekti.Yıllarca içinde ezdiği satırları ortaya dökmeye hazırlanıyordu.

Onunla tanıştığı ilk günkü gibi hazırlandı aynanın karşısında.İlk zamanlar bu hazırlanışı çok kısa sürmüştü saçları kısacık ve sade idi.Şimdi ise up uzun ve dağınıktı.Tıpkı o gün olduğu gibi aynaya bakarak dilek dilemeye karar verdi.İlk gün dilediği o dilek tutmuştu.Allah'tan gerçek aşkı yaşatacak insanın o olmasını dilemişti.Gerçekleşti...Şimdi aynı güvenle tekrar bir dilek tuttu.İçinden "Ne olur evet desin " dedi ve çıktı.

Harika birgündü.Tüm arkadaşları okula doğru yürürken o aksi yöne yürüyordu.Onlara bakarak onlara gülümsüyordu.Aslında o da bir okula gidiyordu.Kendine ait olmayan rüyalarına kadar giren bir okul.Yağmurun okulu...

Gidecekti onun okuluna.Bekleyecekti kapıda sabahtan akşama kadar.Elbet çıkacaktı.Görecekti o güzel yüzü.Son bir kez davet edecekti onu içindekileri dökeceği mekana.Haykıracaktı içindekileri,bitirecekti bu sebepsiz ayrılığı.Onunda onu hala deliler gibi sevdiğini sanıyordu.Öyle olmalıydı.Karşısına geçecekti ve ondan sonuna kadar söylediklerini dinlemesini istecekti.

Su gibi aktı sokaklardan.Biran önce onu okula kavuşturacak vapura binebilmek için sabırsızlanıyordu.Herşey gözüne farklı görünüyordu.Bugün uzun zamandan sonra ilk kez başı öne eğik yürümüyordu.Gülen yüzleri,oyun oynayan kedileri,gülüşen sevgilileri görebiliyordu.

Ve işte iskele.Ne şans ki yağmurunu ondan hep alıp götüren vapur bu sefer onu kavuşturmak için bekliyordu.İskeleye adımını attı.Eski halinden eser kalmamış harabeye benziyen yapıya şöyle bir baktı.Onu aylarca sürecek olan hasrete sürükleyen günü hatırladı.Aynı vapur,aynı iskele,aynı hüzünlü duruş...

Nasılda geçmişti bu turnikelerden salına salına, yavaşça dönüp arkasına bakmıştı son kez o hüzünlü bakışlarla.Nasıl binmişti o hasret vapuruna,nasıl gidebilmişti beni geride gözü yaşlı bırakarak...

Vapurun acı düdüğüyle tekrar şimdiki ana geri döndü.Turnikeye doğru yavaşça ilerlemeye başladı.Bir sete çarpıp duran bir çağlayan gibi durulmuştu.Aksine hayat hızlanmıştı.Vapura yetişebilmek için insanlar yanından hızla geçiyordu.O ise aklında birbir düşünce geçti turnikeden.Vapura uzanan yol bitmek bilmez bir yol gibi göründü gözüne.Aklında onun söyledikleri,davranışları ve ayrılık sebebi vardı şimdi.

Ne kadar aptal olduğunu düşündü.Tanıştıkları ilk zamanlarda söylediği bir cümle yüzünden herşey mahfolmuştu.Onun ilk sevgilisi olmadığını hissetmişti mustafa.Kendisi ne yapacağını bilemezken yağmur yapılması gerekenleri çok iyi biliyordu.Bunu onada söylemişti.

Bunun üzerine Yağmur kendini çok kötü hissetmiş ve ağlamaya başlamıştı.Çünkü mustafanın yıllarca kendini tek bir insana,evleneceği kişiye sakladığını öğrenmişti.Sırf bunun uğruna herkesi geri çevirdiğini duymuştu.Kendisinin ona layık olmadığını düşünüyor ve kendinden nefret ediyordu.

Mustafa onun bu üzüntüsünden onun ilk sevgilisi olmadığını anlamıştı.Belli ki çok üzülüyordu.Bişeyler yapmalıydı.Onu bu duygulardan kurtarabilmek,tekrar cesaretlendirebilmek için bişeyler yapması gerekiyordu.O an aceleyle çok düşünmeden söyleyeceği sözlerin kendisine çok pahalıya mal olacağını nerden bilebilirdi ki?


O kısacık süre içersinde düşündü.Ailesini yaşantısını tahmin etti.Oldukça baskılı,dini kavramlara çok önem veren bir ailenin kızıydı.Karar verdi ve düşüncesinin kesinliğinden emin bir şekilde söyledi :

" Belki ilk öptüğün kişi ben değilim belki birçok sevgilin oldu hayatında ama olsun bu önemli değil.Öpmek masum bişey.Sevenlerin sevgilerini gösterdiği masum bir yol.Önemli olan daha ileri gitmiş olmaman kendini hayatının adamına saklamış olman,önemli olan bu. Bunu başaramayan insanlar iğrenç.Ne kadar kötü bişey başkasının zevk aldığı bir insanla birlikte olmak.Ama sen öyle değilsin bunu başarabilmişsin ve benim önem verdiğim bu eğme yüzünü sarıl bana..."

Bu sözlerin üzerine yağmurun gözyaşları daha da şiddetli akar olmuştu.O an oracıkta ölmek istiyordu.Sevdiği adamdan bu sözleri duymak onu yıkmıştı.

Mustafa onun o anda akan şiddetli göz yaşlarını onu mutlu ettiğini sanarak önemsemedi.Sandı ki onu yüceltti,bir yarayı sardı.Nerden bilsindi ki onun daha önceki sevgilerine kanıp, onlarla birlikte olduğunu...Söylemişti bu sözleri bir kere.Genç kızın kalbini içten içe çok incitmişti,kırmıştı.

Bir genç kızın kalbi kırıldığı zaman tamir etmesi çok zordur.O da edemedi.Yağmur, Mustafa'nın durumu bilmeden söylediği tüm bu sözleri onun içinden gelen gerçek sözler olarak benimsedi hep.Mustafa ne dediyse sırt çevirdi.Onu beklediği temiz ve saf kıza kavuşturabilmek için ondan uzak kaldığı bir gün onu terk etti.

Mustafa o günden sonra hiçbir zaman eskisi gibi olamadı.Gülerken hep içi ağladı.Yalvardı,yakardı.Aylarca dil döktü.Ne dediyse onu geriye getiremedi.Oysaki artık çok iyi anlamıştı ki değil kız olması 5 çocuklu bile olsa onu ömrü boyunca hep sevecekti.Defalarca talipler geldi karşısına,istediği gibi saf.Ama olmadı çünkü sevmek ap ayrı bişeydi.Onda bulamayacağı kadar değerli bişeyi sevmişti.

Mustafa'nın onda sevdiği onun ruhuydu.Üstelik yağmurun bu davranışı onu gözünde daha da yüceltmişti.Sevdiği insanın mutlu olabilmesi,düşüncelerini gerçekleştirebilmesi için sevdiğini özgür kılabilecek kadar asil bir insandı.Gömmüştü sevdasını yüreğine.Mustafa bunu biliyordu.Hiçbir zaman yılmadı.Ondan seni sevmiyorum sözcüğünü duyana kadar onu bırakmayacağına yemin etti.Ama o yıllar boyunca ne seviyorum dedi ne de aksini söyledi...

Yalnızlığı içinde kayboldu Mustafa.Kendi ürettiği fikirlerle boğuştu.O fikirlere yenildi, o fikirlerle yeniden sevdi.Bazen "Sevse ne olursa olsun gelirdi.." dedi.Bazense " Gelecekte bir zaman elbet kavuşacağız" dedi.Bu belirsizlik onun hayatını mahfetti.Çoğu zaman evine kapanıyor ve bu düşüncelere boğuluyor,ağlıyordu.Yapacak bişey yoktu.Çaresizliği en derinden hissediyordu.Ölmekten beterdi yaşadığı.Yaşayan bir ölüydü o artık.Hergün tekrar ölen bir insandı.

Hayata öfkeleniyordu.Hem şeytan hem iyilik meleği konuşuyordu içinde.Prozak adında yeni bir düşmanı daha vardı.Zehiri yutuyordu artık her gün.Etrafında onu düşünen,yardım eden,anlayan hiçbir arkadaşı yoktu artık.Yapayalnızdı.

Bir cevap alsa ondan hayatı değişebilecekti tekrar kendine bir çeki düzen verebilecekti ya diyecekti sevmiyorum seni git,ya diyecekti gel.Yani ya yaşayan ölüyü öldürecekti yada kurtaracaktı onu lanetinden.

Mustafa hep böyle gidip geldi düşüncelerinde.Bugünde o günlerden biriydi.Duygularının iyice depreştiği bir günde vapur iskelesinde gidip geliyordu düşünceleri.Farketti ki başı yine öne eğik.Kaldırdı.

Kaldırdığında vapur çoktan gitmişti...

02 Aralık 2006

Yarım kalan aşklar - Reha Muhtar

Aslında biten değil bitmeyen aşklar acı verirler...Aslında dibine kadar yaşadığın değil, doymadan kalktığın aşklar ızdırap verirler...

Aslında, karşındakinin suçlu olduğuna değil,kendinin suçlu olduğuna inandığın aşklar,hayatı mahfederler...
Sorumluluğu karşı tarafa değil , kendine de yıktığın aşklar içini acıtırlar
Cız ettirirler...

Aşkın acısı, keşkelerin sayısıyla orantılıdır.
Keşkeler fazlaysa aşkın acısı çoktur.
Keşkeler yoksa artık aşk da yoktur.
Aşkı bitirmek suçun karşı tarafta olduğuna inanmaktan geçer.
Suçun karşı tarafta olduğuna inanmayanlar keşke şunu da yapsaydım diyenler aşkı bitiremezler.
Aşkı bitmiş gözüksdelerde acıyı yok edemnezler
Aslında biten değil bitmeyen aşklar acı verirler.
Kalbin çok önemli gördüğü birini sevme arzulama ve içinde hissetme durumudur aşk
Dibine kadar yaşayıp tükettiğin değil doymadan kalktığın, hala arzuladığın aşklar ızdırap verirler.

Artık ulaşamazsın.Oysa hala ulaşmak istersin
Aşk ya direkten dönmüştür yada bir nebze yaşanıp yarım kalmıştır
O durumda yarım kalan yada direkten dönen sevgiliyi görmek istemez insan.
Umudu yoksa görmek istemez.
Umudu varsa yarım kalan aşkı takip etmeye devam eder.

Kadın ve erkeğin yarım kalan aşkları değişiktir.
Kadın yarım kalan aşkının bir başka kadınla mutlu olmasını hiç istemez
Onu biriyle görmek istemez.Mutluluk haberini duymak istemez.
Hele hele evlendiğini duymak hiç istemez.
Acı çeker.
Acı öfkeyi biriktirir.
İntikamı çağırır.
İntikam nispek yapacak erkekleri buldurur.
Yarım kalan aşklar ihtiras ve intikamlarla dolu egolarca yerlerde sürüklenir.
Çamura bulanır,balçıkla sıvanır.


Erkekte yarım kalan aşkının bir başkasıyla olmasını arzulamaz.
Ogünlerde aşkın bittiğini söyleyen gururu ile aşkın bitmediğini söyleyen duygusu arasında hüzünlü ve öfkelidir.
Yeni hayattan zevk alamaz kolay aşık olamaz.
Eski hayata gidemez,gururu izin vermez
Bu zamanlar erkeğin en tehlikeli olduığu zamanlardır
Öfkelidir ve öfkesi şiddeti çağırır.
Kötülük etme iştahı kabarır.
Yarım kalan aşka yada bir başkasına...
Sevgili bir başka erkekle beraber olunca erkek yıkılır ama rahatlar
Yenilmiştir.
Ama başka erkeğe gittiği içinde artık aşk bitmiştir
Yenilgi maçın devamından daha rahattır.
Hiç olmazsa önünü görecektir.Yeni bir hayata ve aşklara gidebilecektir.

Hasta olmayan erkeğin öfkesi kadın hayatına bir başka erkeğin girmesiyle sonlanır.
Kadının öfkesi ise çok daha iyisi bulunmadıkça her daim sürecektir.Bazen katlanarak ve acı intikamlar alarak.
Oysa aşkın bir zamanlar yarım kalmasının esas nedeni suçun ve sorumluluğun kişinin kendisinde olduğuna inanmasındadır.
Keşkelerin çokluğundadır...

21 Kasım 2006

O şimdi ne yapıyor? - Zülfü Livaneli

O şimdi ne yapıyor?
Şuanda, şimdi şimdi,
Evde mi? sokakta mı? çalışıyor mu? uzanmış mı? ayaktamı?
Kolunu kaldırmış olabilir ey gün
Beyaz kalın bileğini nasılda çırçıplak eder bu hareketi

O şimdi ne yapıyor?
Şuanda, şimdi şimdi
Belki dizinde bir kedi yavrusu var okşuyor
Belki de yürüyordür adımını atmak üzeredir
Her kara günümde onu bana tıpış tpış getiren sevgili canımın içi ayaklar.

Ve ne düşünüyor beni mi?
Yoksa ne bileyim fasulyanın neden bir türlü pişmediğini mi
Yahut insanların çoğunun neden böyle bedbaht olduğunu mu?
O şimdi ne düşünüyor
Şuanda, şimdi şimdi

Zülfü Livaneli - Sen yoksun

17 Kasım 2006

Çok uzun zaman yaralı kalıp acı çektiğinde,acın öfkeye dönüşür...Ve öfke dünyayı değiştirir.

16 Kasım 2006

Kendimi bulursam...

Hayatın üzüntülerine hep kızarız değil mi?

Ama onlar olmadan da bir türlü yaşanmıyor sonraki mutluluklar, sürekli üzülüyor, seviniyor, mutlu oluyor ve büyüyoruz. Mutluluk oranının insan yaşamına oranı her insanda farklı olmasa da bir elma şekeri ile ağlamayı bırakıp gülümseyen çocuklar var, yazdıklarımın okunduğunu bir şekilde bilipte sevinen bir ben var. Bir yeri acımadan büyüyen yok, yere düşüp kalkmadan yürüyen çocuk yok, her ne kadar kendimizi artık büyümüş hissetsek de çocukluktaki sürecimiz değişik zaman aralıklarında devam ediyor.

Kendi yaşam kesitime bakıyorum da çokta çabuk yaşıyoruz hayatı, keşke bazı anları, ölümsüzleştirip biriktirebilsek, mutluluğun ve gülümsemenin bir kısmını da sonraya kullanabilsek. Bazılarımıza gülümsemek yakışır bazılarına hüzün, yüzümüzü öyle alıştırırız ki böyle tepkilere, diğer anlarda maske takmak zorunda kalırız. Benim maskem bellidir gülümsemek, ama lütfen sen gönlümün sultanı sakın takma hüzün maskeni, hep doğal halinle kal gülümseyen yüzünle. Tabii ki hayatın da yaşanması gereken acı sürprizleri var, beklenen kelimeler, istenen duygular gecikince beni uçuran kanatlarımdan birinin eksildiğini hissediyorum, o nedendir bu kelimelerimin suratsızlığı, o nedendir aydınlık günlerde gözlerimin karanlığı. Beklide artık seni aramaktan vazgeçip kendimi aramalıyım, ben kendimde olmayınca, harfler ve kelimler doğru şeyi yazamayınca bulamıyorum beklide seni. Yılların içinde kaybettiğim kendimi bulmalıyım, kimbilir hangi okulun köşe başında unuttum kendimi, hangi uçan balon satan dükkânda bıraktım bedenimi, hangi aşk romanını okurken, sayfalar arasına koydum yüreğimi.

Kendimi bulursam beklide seni bulacak gücüde bulacağım, önümde duran kalın, kırmızıçizgiyi geçeceğim beklide.

07 Kasım 2006

Sevgi ?z?rl?değilseniz, her engeli aşarsınız...

Asla değiştiremiyeceğin şeyler için üzülme..
Değiştirebileceğin ama istediğin halde değiştiremediğin
seyler için mutsuz ol veya ağla..
Asla bir daha sevmiyeceğim deme.. mahçup olursun..

Asla sevgiyi arama çünkü sen aradıkça o saklanır kapı arkalarına..
Sevgi seni istedi mi bulur.. Zamanı vardır..
Tıpkı baharı ,kışın arasan da bulamıyacağın gibi...
yada bulsan da asla onun gerçek bir bahar olmadığını
kabul etmek zorunda olacağın gibi ..O bulduğun sadece bir
aldanmışlıktır..

Aldanırsan, tıpkı kış ortasında çiçek açan erik ağaçlarına dönersin..
Kışın ortasında sevinçten çiçek açarsın..
Kış gerçek yüzünü gösterince de donarsın;
anlarsın ki yaşadığın bahar kış ortasında yaşanan yalancı bir
baharmış....

Erik ağacı gibi donarsın o zaman ve o yaz boşa geçer.. Meyvesiz,
kimsesiz..

Sevgi aranmaz.. Sevgi istedi mi seni bulur...
Hiç ummadığın bir anda arkanda beliren bir dost olur bu bazen..
Otobüs durağında ensende hissettiğin bir nefes alır götürür seni
sevgiye..

Bir tesadüf sana sevgiyi taşır..Sen sevgiyi aramamışsındır..
Tıpkı gecikse de gelen ve geleceğinden emin olduğun bahar gibi...
Tıpkı bir sabah kalkıtıgında baharın pürüzsüz yüzü ile
karşılaşman gibi bulmuştur seni sevgi..
Sevgiyi kaybederken de cesur olmalısın..
Yüreğin dolu olmalı sabır ve güçle..
Her kaybedilen kazanılan bır derstir zaten..
Sevgi çok şey öğretir severken ve kaybederken..
Sevgiyi kaybederken aslında onu hiç kaybetmek istemediğini
ögrenirsin..

Sevgiyi kaybederken, onu kaybetmenin, bulmak kadar
güç olmadığını ama acısına katlanmanın ne güç oldugunu öğrenirsin..
Sahipken sevgiye hep yanında olacakmış gibi onu hoyratça
harcamışsındır..

Kaybettiğinde ise her an yanında olacağına inanmakla
ne büyük yanlış yaptığını anlarsın..Ve bir dahaki sevginde daha
temkinlisindir..

Hem severken,hem kaybederken.. Bir önceki sevgi ögretmiştir bunu
sana..

Her kayıp bir derstir almam gereken.. Çünkü hiçbir sevgi tek başına
var olamaz..

05 Kasım 2006

Alıntı Hikayeler 4 - Su

Su, kendine sırdaş arıyordu. Önce buluta verdi sırrını. Ağır geldi sır buluta. Sağanak sağanak döktü suyun tüm sırlarını.Sonra göle gitti su. Ona anlattı derdini. Bu arada bulut suyun sırrınıyağmur yapıp, dolu yapıp, kar yapıp savurduğu için, zaman zaman taşıyordu göl ve çıkıyordu suyun sırrı iyice açığa .

Sonra nehre verdi su sırrını. Nehir de aldı suyun sırrını çekti gitti.Dereye verdi. Dere biraz daha yavaş olsa da nehirden, o da götürdü suyun sırrını bir başka bilinmeze...

Çağlayanlar, şelaleler,akarsular... Hepsi kayboluyordu bir anda.

Sonra bir gün su takip etti dereyi. Dereye okyanusa kavuşunca farketti su,bütün sırlarının akarsularla,çağlayanlarla, ırmaklarla...okyanusa taşındığını.

Karar verdi su. Sırrını okyanusa verecekti. Öyle de yaptı zaten. Tüm sırlarını okyanusa verdi. Artık suyun sırrını okyanustan başkası bilmiyordu.Ne taştı okyanus, ne bir başkasına taşıdı suyun sırrını, ne de kurudu....

Geçenlerde karşılaştık suyla. Bir bardaktaydı. Suskundu.
Çok uğraştım konuşturamadım.

Ben tam giderken '' Dur !'' dedi su. Durdum!

'' Okyanus yürekli dostlar bulmadan sakın konuşma!
Taşıyamazlar, kaldıramazlar senin yükünü, canını yakarlar,utandırırlar....'' dedi.

Çevrenizde hep "okyanus yürekli" dostlarınızın olması dileğimle .....

22 Ekim 2006

Alıntı hikayeler 3 : Rasim

Rasim, bir aksam okuldan döndüğü vakit, kendi ismine gelmiş bir zarf buldu. İçinde, çiçekli bir kağıt üstüne, su satırlar yazılıydı:

"Rasim Bey, Ben sizi uzaktan uzağa seven bir genç kızım. Çok güzel olduğumu korkmadan söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafınızdan sevilmek ve sizin kariniz olmaktır. Fakat yaşlarımız çok küçük olduğu için zannederim ki birkaç sene beklemek gerekecek. Şimdilik kendimi size tanıtmayacağım. Mektuplarınızı ..... adresine taahhütlü olarak gönderiniz. Benim çok mutaassıp bir beybabam vardır ki, çok az sokağa çıkmama müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü görüşebiliriz. Kendimi şimdiden sevgiliniz ve nisanlınız saydığım için sizinle görüşmeyi fena ve ayıp bir şey saymıyorum. Evde yalnızlıktan çok canim sıkılıyor. Mektuplarınız benim için bir teselli olacaktır."

On altı yaşına gelmiş her okul çocuğu gibi, Rasim için de hayatta sevilip sevmekten daha önemli bir şey yoktu. Bu mektubu okur okumaz yüreğine bir ateş düştü. Tanımadığı bu kızı deli gibi sevmeye başladı. O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasına çekilerek kendisini seven bu genç kıza uzun bir mektup yazdı. Mektubu posta kutusuna attığı zaman birdenbire on yas büyümüş gibi gurur duyuyordu.

İsminin Bedia olduğunu söyleyen bu genç kız, Rasim'in mektuplarına düzenli olarak cevap veriyor, eğer bir iki gün geciktirecek olursa kıyametleri koparıyordu.

"Sizi ne kadar sevdiğini ve sizin mektuplarınızdan başka tesellisi olmadığını söyleyen bir zavallı kızın gözlerini yollarda bırakmak doğru olur mu? Hem mektuplarınızı çok kısa yazıyorsunuz. Bir rica daha: mektuplarınızı biraz okunaklı yazıyla yazamaz misiniz?"

Genç okullu, akşamları erkenden odasına kapanıyor, sevgilisine kendini beğendirmek için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yazıyordu.

Bedia ayni zamanda meraklı bir kızdı. Bazen söyle sorular sorduğu da oluyordu:

"Evlendigimiz zaman balayımızı geçirmek için acaba İtalya'ya mi gidelim, İsveç'e mi? Bu iki memleket acaba nasıldır? Halkı nasıl yasar ne iş görür? Oralara gitmek için hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?" Yahut da "Sen Abdülhak Hamit Bey'in Esber'ini okudun mu? Nerelerini en çok beğendiysen yaz da ben de okuyayım...
" Genç okullu, nişanlısına karşı küçük düşmemek için, coğrafya ve edebiyat kitapları karıştırıyor, onun istediği bilgiyi toplamak için günlerce çırpınıyordu.

Bedia bir mektubunda ona söyle darıldı: "Sizinle muhakkak görüşmeye karar vermiştim. Dün okul dönüşünde yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kızın sevgilisi olduğunuzu hatırlamamış, çok fena giyinmiştiniz. Üstünüz başınız, ayakkabınız çamur içindeydi. Çocuk gibi arkadaşlarınızla mı boğuştunuz acaba? Bunu görünce sizi mahcup etmekten korkarak yanınıza gelemedim."

Rasim fena halde utandı ve üzüldü. O günden sonra olağanüstü dikkat ve özenle giyinmeye başladı. Bedia bir kere de onun okuldan çıkar çıkmaz eve gitmemesinden, geceye kadar sokakta dolaşmasından şikayet etmişti. Acaba kendisi evde onun için ağlarken, o, başka kızların pesinde mi geziyordu?

Rasim dünyada Bedia'sindan başka hiçbir kızı sevemeyeceğini yeminlerle yazdı ve sokakta dolaşmaya, tesadüf ettiği kızlara göz ucuyla bile bakmaya cesaret edemez oldu. Bir aksam, Rasim'in annesi Nedime Hanim kocası Ahmet Beyi matemli bir çehre ile karşıladı, ağlamaklı bir tavırla:

"Ah Bey,başımıza gelenleri sorma. Oğlumuza Bedia isminde bir kız musallat olmuş. Bugün Rasim'in odasını düzeltirken mektuplarını buldum. Evladımız elden gidiyor. Bir çare bul."

Ahmet Bey'de hiçbir meraklanma işareti görünmüyor, tersine kıs kıs gülüyordu. Sesini alçaltarak:

"Korkma Hanim," dedi, "oğlana aşk mektuplarını yazan kız benim! Oğlandaki haylazlık arttıkça artıyordu. Ne okuldaki öğretmenler, ne ben, bütün gayretimize rağmen, ona doğru dürüst yazmayı bile öğretemiyorduk. Nihayet düşüne düşüne bu çareyi buldum.

Rasim'in kıza yazdığı mektuplar sayesinde yeni yazıyı mutlaka öğreneceğinden ve bu sene sınıfı geçeceğinden eminim. Doğrusunu istersen, ben de eski yazıyı bir zamanlar sana mektup yaza yaza öğrenmiştim

19 Ekim 2006

Ey Arkadaş !

Arkadaşlığı her gün selam vermekten,hatır sormaktan ibaret olduğunu sananlara gülüyorum...Görmez misiniz ki o selam verenlerin çoğu arkadan konuşan olur her zaman?.Yada ihtiyacınız olduğunuzda görmeyen bir anda bencilleşen,düşüncesizleşen?.

Yok arkadaş! birkaç kez selam vermezse sırtımızı dönen insanlar olmuşsunuz siz.Peki gerçek dostlarınızı nasıl ayırt edebiliyorsunuz?.Tabii bunu nasıl ayırt edebilirsiniz ki?.Hiç etrafınızda dolanan selam sabahcılardan başka dostunuz oldu mu ki gerçek dostluğu bilesiniz?.Susadığınızı hissedip size suyunu uzatan,aç olduğunuzu hissettiğinde zaten bir avuç yemeği olduğu halde yarısını size veren bir arkadaşınız oldu mu hiç?.Yada yorulduğunuz anları görüp siz daha ağzınızı açmadan size elini uzatan veya gücüyle size destek veren bir arkadaşınız oldu mu?.Arayıp sormadığınız halde sizi düşünen,her zaman aklının bir köşesinde olduğunuz bir insan oldu mu hayatınızda?.Aynı anda birbirinizi merak edip mesajlarınızın havada çarptıştığı oldu mu peki?.Benim oldu...

O yüzden bu gülüşüm.Ondandır o insanlar gibi mutlu mesut olmayışım.Selam sabah meraklıları içinde geçiyor ömrüm.Ben onların arasında yaşayamam.Hissetmek isterim,hissettirmek isterim.Ben sözlerin değil davranışların gücüne inanırım.Senin için yaparım demektense yapmayı tercih ederim.Etrafımdaki insanlar bana ne kadar dost bilmek isterim.Bunun için de türlü yöntemler uygularım.Geçenler tüm sevgimi, anlayışımı, gücümü, zamanımı, paramı, hayatımı... herşeyimi alır.Geçemeyenler de...Onlar için hiçbir değişiklik olmaz zaten.Onlar böyle bir düşüncenin farkında bile olmadıklarından boşverirler beni.Selam sabah almadıkları için onlarda vermezler bir süre sonra da bir yabancı olursun onun için.Geçmişte yaptıkların ve belki hala yaptıkların unutuluverir...

Düşün arkadaşım dediklerinin senin için neler yaptığını?.Arkadaşlığın tanımını yeniden yap.Ve etrafına bak...

Kim bilir belkide kıyıda köşede sıkışmış gerçek arkadaşların olduğunu fark edersin...

M.Özyılmaz.

18 Ekim 2006

Alıntı hikayeler 2 : Ayrılık

Sabah uyandiginda midesinde bir yanma hissetti.Yanmanin nedeni aksam yedikleri degil, uyanir uyanmaz bugün yapacaklarinin aklina gelmesiydi.Bugün 2 yildir götürmeye çalistigi bir birlikteligi bitirecekti.Aslinda bunu yapmakta geç bile kalmisti.Bitmeli dedi içinden, her gün bu tatsiz uyanis bitmeli.Genç adam bunlari düsünürken surati sekilden sekile giriyordu.Süratle giyinerek disari çikti.Bugüne kadar hiç bekletmemisti onu, simdi de bekletmemeliydi.Istanbul, soguk ve yagmurlu bir Nisan ayi yasiyordu.Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim yasayacaklarimizi biliyor. onlar bile agliyor halimize...'

BULUSMA VAKTI...

Artik Kadiköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalik beklemeden sonra karsidankiz arkadasinin geldigini gördü. Simdi midesindeki agri daha da artmisti.Besiktas'a geçtiler. Yolculuk sirasinda hiç konusmadilar. Genç kiz,sevgilisinin bu durgunluguna anlam verememisti. Nereden bilecekti bugünayrilik çanlarinin çalacagini...Besiktas'a geldiklerinde bir cafede oturdular. Genç kiz anlamisti sevgilisinin kendisine bir sey söylemek istedigini. 'Bana birsey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç adam, gözlerini kaçirarak 'Evet' dedi. Genç kiz heyecanlanmisti, biraz da sinirlenerek 'Söylesene, ne diye bekliyorsun' dedi. Genç adam içini çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gidecegiz?' diye sordu. Genç kyz, 'Bunu sorma geregini niye duydun?' diye yanit verdi. Genç adam söze basladi... ''Birkaç ay önce aksam 23:00 civarinda sana telefon açip senin için yazdigim siiri okumak istemistim. Sen bana 'Sirasi mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?'demistin. Biliyormusun o an nakavt olan bir boksör gibi hissettim kendimi.Özür dileyip telefonu kapatmistim. Daha sonra da bu siiri benden hiçistememistin. Geçenlerde hasta olup yataklara düstügümde arkadaslarimlabirlikte sen de gelmis, Meralin 'Sen sanslisin, sevgilin sana bakar'sözüne'Isim yok da sana mi bakacagim, annen baksin' demistin. Hatirladin mi?''

DUYGUSALLIGI SEVMEM...Genç kiz, 'Biliyorsun ben duygusalligi sevmiyorum. Hem hasta bakicigibi göründügümü de kimse söyleyemez' diye yanitladi. Genç adam güldü,'Evet canim haklisin. Zaten olmak istesen de bu kalbi tasidigin sürecehasta bakici, hemsire falan olamazsin.' Genç adam devam etti...'Bana simdiye kadar kaç kere sabahin erken saatlerinde güzel sözcüklerden olusan bir mesaj çektin? Hiç... Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin.Duygusalligi sevmeyebilirsin. Ama sen seni seven insanlari da mutlu etmeyi sevmiyorsun. Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanlari mutlu etmeyi seviyorum. Seni tanidigimdan beri her sabah, her aksam, her gece yaniseni andigim her saat tatli bir mesajim vardi senin için biliyormusun?Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.'Genç kiz anlamisti, 'Yani ne istiyorsun benden sair olmami mi?' Genç adamtekrar gülümsedi içinden. Dün gece verdigi ayrilik kararinin ne kadar dogru oldugunu düsündü. 'Hayir' dedi, 'Sair olmani istemiyorum.Olamazsin da... BIZ AYRILMALIYIZ.Ayrilirsak ikimiz için de en hayirlisi olacak.'genç kiz sasirmisti, 'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdigini saniyordum.' Genç adam iç çekerek 'Hayir canim, sen beni sevdigini saniyorsun. Eger beni sevseydin simdi baska seyler konusuyor olurduk' dedi. Genç kizin gözleri yasarmisti. Genç adam cebinden çikarttigi mendili uzatti, genç kiz gözyaslarini silerek 'Sen bilirsin, umarim beni bir baskasi için birakmiyorsundur...' dedi. Genç adam 'Nasil böyle birsey düsünürsün, senden baska kimse olmadi ve uzun zaman da olacagini sanmiyorum' yanitini verdi.Genç adam ve genç kiz iki sevgili olarak oturduklari masada Artik ikiyabanciydilar. Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kiz, 'Kalkalimistersen' dedi. Genç adam 'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersensen kalkabilirsin' diye yanitladi. Genç kiz 'Tamam o zaman sana mutluluklardilerim' diyerek elini uzatti. Genç kizin sesi ve eli titriyordu.Genç adam, 'Istersen arkadas kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez sarildilar.

'BEN DOGRU YAPTIM..."Genç adam dogru yaptigina inaniyordu. Eve döndügünde yürümekten bitapBir haldeydi. Odasina girdi. Gece bitmek bilmiyordu. Sabah erken kalkipise gidecekti, uyumaliydi. Birkaç saat sonra uykuya dalmayi basardi.Sabah 7'de saatin ziliyle uyandi. Evden çikacagi zaman cep telefonunabakti, mesaj ve 10 cevapsiz arama vardi. Yorgun oldugu için Duymamistitelefonun sesini. Aramalar ve mesaj sevgilisindendi. Heyecanla mesaji açti,sunlar yaziyordu:SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM, BIR TEK SENI SEVDIM,VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM, ELVEDA BIRTANEM...

Genç adam sasirmisti. Onu tanidigi günden beri ilk defa siir aliyordu ve üstelik sabahin besinde yazmisti. Heyecanla onu aradi, telefonu Yabanci bir ses açti. Genç adam ''Nalan'la görüsebilir miyim?''Dedi. Ama karsisindaki agliyordu, hiçkira hiçkira hemde... 'Ben onun annesiyim yavrum, kizim bu sabah intihar etti. Gece sabaha kadar birilerini arayip durdu. Sabah odasinin isigini sönmemis görünce girdim. Yavrum kendini asmisti....'

YIGILIP KALDI...Genç adam beyninden vurulmusa döndü. Bir gün önceki mide agrisinin Ykikatini çekiyordu simdi. Oldugu yerde yigilip kaldi...Birkaç ay sonra iki doktor konusuyordu hastanede. Doktarlardan biridigerine karsidaki hastanin durumunu soruyordu. Doktor yanit verdi...'Haaa o mu? Üç ay önce getirdiler. Kendisi yüzünden bir kiz intihar etmis. O günden sonra cep telefonunu elinden hiç birakmamis. Devamli bir seyler yazip birine yolluyor. Geçenlerde merak ettim. O uyurken gönderdigi numarayi aradim. Numara 3 ay önce iptal edilmis. Gelen mesajlarda bir siir var. Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladigim Kadariyla siiri yazan çok duygusal biriymis...

"ÇEVRENIZDEKI INSANLARIN NE HISSETTIGI YA DA NE DÜSÜNDÜGÜNDEN O KADAR EMIN OLMAYIN, BAZEN BIR KALBIN, IÇINDE NELER SAKLADIGINI ÖGRENDIGINIZDE HERSEY IÇIN ÇOK GEÇ OLABILIR..."