07 Kasım 2008
Veda...
Artık bu tuşlar, bu harfler, bu cümleler kendi kendini sadeleştiriyor içimde. Yazdığım yazıları okudğumda, söylediğim sözleri düşündüğümde büyük bir anlamsızlık ve işe yaramazlık görüyorum.
Artık benim için yazmak o kadar anlamsız, kelimeler o kadar işe yaramaz ki...
Şimdi düşünüyorum da haddimi çok aşmışım. Başkalarının hayatına, düşüncelerine çok fazla müdahale etmişim. Düşüncelerimi, yaşadıklarımı kendime saklamam gerekirken onları silah olarak kullanıp insanlara doğrultmuşum... Onların hiç ihtiyacı olmadığı halde...
Herkes bir yazar, herkes bir düşünce, herkes bir hikaye imiş meğer. Diledikleri gibi yazdıkları ve yazacakları, yapmak istediklerini,yaşamak istediklerini kimseye aldırmadan, kimseyi dinlemeden, kimseye kulak vermeden işleyecekleri bir kitapmış meğer. Onlara yön vermeye çalışmak, inandığın şeye çekmeye çalışmak dünyanın en mantıksız işiymiş. Herkesin doğrusu kendineymiş ve dünya doğrularla dolu imiş.
Düşüncelerin,söylenen sözlerin, bu sayafada yer alan satırların hiç bir anlamı yok aslında. Neyi öğrenmeye hazırsak işte o karşımızda. Bazen insanın yanlış yapması gerekiyormuş doğruyu bulabilmesi için ve yanlışı yapmadan doğruyu göstermenin hiç anlamı yokmuş meğer. Öyleyse bırakmalı onları, insanlar yanlışı doyasıya yaşamalı. Kimseyi düzeltmeye çalışmamalı. Kimseye yol göstermeye çalışmamalı. Birilerini değiştirmeye çalışmak dünyanın en zor işi olmalı...
Artık ne bir kimseyi değiştirmeye çalışacağım ne de bir yön vermeye. Şu dünyada yaşadığı her ne olursa olsun insanın, kendi istediği için yaşamış, kendi kararı neticesinde değişmiş olmalıymış. O zaman bırakalım özgürce yaşasın insanlar hayatını. Yanlış yapacaksa yapsınlar, doğrularını buldularsa huzur içinde yaşasınlar.
Artık yalnızca tanıklık etmek istiyorum onların hayatına. Düştükleri yanlışları, öğrendiklerini izlemek istiyorum sadece. Hayatın içinde nasıl bir mücadele verdiklerini, öğrendikleri doğrulara ulaşırken nasıl derinden hissettiklerini görmek istiyorum yanlızca. Ve gülümsemek istiyorum kendi oldukları varlığa her bir adım yaklaştıklarında. İlerlemelerinin sevincinide içimde yaşamak istiyorum kendi çapımda...
Sözlerime bir son veriyorum dolayısıyla. Hiç kimse için hiç bir anlam ifade etmeyen sözlerin bittiği yerdeyiz artık. Bu, bu sitede okuduğunuz son yazıdır. Son anlamsız satırlar, kelimelerdir. Unutunuz bunları, kim bilir belki de çoktan unuttunuz. Unutmadıysanız da unutacaksınız nasıl olsa bu siteyi yakın zamanda kapattığımda.
Güzel birşeyler başarmaya çalıştıkça hep mahfettiğim, hiç bir zaman başarıya ulaşamadığım hayatımda elimi attığım bir dal daha böyle kırılıyor.
Hayatta her zaman içinizden gelen sesi takip etmeniz dileğiyle...
Elveda.
Kıvırcık.
07/11/2008 03.07
New York.
28 Ekim 2008
İyi ki...

Hadi her şeyi bir kenara bırak...bir mum yak ve içiyorsan bir de sigara...kapat gözlerini ve bütün “keşke”lerinle yüzleş bugün...
Hayatın sana küstüğü anları düşün ve onlara neden olan “keşke”lerini... hadi yüzleş... yüzleş ki; her “keşke” yi bir “iyi ki”ile sıvayabilesin.yüzleş ki yarın “ben bugün yeniden doğdum”diyebilesin.
Yaşamın senden aldıklarını...senin ondan çaldıklarını...her şeyden
öte yaşadıklarını düşün...her “keşke”nin yerine bir iyi koy yaşadığın
anlara ve anları böl yıllara...hadi “keşke”lerini say, senin için yüzlerce “keşke”nin karşısına bir “iyi ki” koy yaşanan anlara inat... hadi tart...
ve düşün hangisi ağır diye.
Ne çok şey almıştır zaman ve ne çok şeyi tüketmiştir farkına varmadan. insan en çok kaybettiği değerler için ağlar ve en çok yitik zamanlarda bıraktığımız “keşke”leri yaşarız ömrümüzde. ne çoktur dilimizdeki yeri ne çok anlam saklarız bu tek kelimede, ne büyük bir sırdır yüreğimizde son nefese kadar taşımamız gereken. peki ya “iyi ki” saklamak zorunda olmadığımız en karanlık gecede bile bize ışık olan, herkesle paylaştığımız kaç tane “iyi ki” var hayatımızda.
Sen her gece mumlar yakarsın ve ağlarsın en saf yanınla... ama “keşke”ler yapışır yakana.bir tünel olmalıdır hayatın karanlığında,ışığa uzanan bir dehliz...ne kadar yakındır oysa beklenen ışık.görürsün, ama yaklaştıkça kaybolur hayattaki “keşke”lerin gölgesinde.bütün renkler yitirir anlamını, bütün anlamlar kaybolur...kendini en mutlu hissettiğin anda bile bir “keşke”çıkar karşına seni umutsuzluğa sürükleyen...
İçeriyi “iyi”ki olan hiçbir “keşke” yoktur
Hadi her şeyi bir kenara bırak...bütün “keşke”lerin karşısına tek bir tane “iyi ki”koy...kapat gözlerini... ve düşün...“keşke”ler ıslıkla “iyi ki”ler yumrukla yıkılır unutma
Hadi “iyi ki” askerlerinde bir ordu kur kendine.bütün “keşke”lere savaş aç...pusuya düşür onları...denizden geçemiyorsan, karadan yürüt gemilerini.kavgada namertlik yoktur unutma.varsın senin için kalleş desinler.sırtından kurşunla onları.sonra bir dar ağacı kur yüreğinde,geri kalan bütün “keşke”leri idamla yargıla ve as...yürü ardında bakma-dan, başın dik olsun, muhteşem bir savaş kazanmış muzaffer bir komu-
tan edasıyla yürü.adımların hiç tereddüt etmesin “iyi ki”lere giderken. Çünkü keşkeler yok artık... yokuş yok...viraj yok...artık ömrünün her karesini dilediğin renge boyayabileceğin bir yol var önünde. hep “iyi ki”lere uzanan hep “iyi”lerin olduğu.boya dilediğince boya...her umut ayrı bir renk, her hayal bir desendir avuçlarında unutma.
sevgiyle kal....
14 Ekim 2008
Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha...
İnsanın ortak kaderi doğum, ölüm ve o aradaki zaman, yaşam...
Doğmak, ölmek isteğe bağlı değil...
Ölmek, belki bazen.
Bize düşen yaşamak.
Koşullar ne olursa olsun yaşamak...
Ayakta kalmak...
Hadi sıyırttın sıyırttın, hayatta kalabildin zar zor...
Uzun yaşamak, bir ayrıcalık. İyi, güzel...
Ama ayakta kalmak, kalabilmek. Ceza ! Müthiş bir ceza!
İlkokuldaydım, birinci sınıfta. Hiç unutmadığım bir cezaya
çarptırıldım.Karatahtanın önünde, sırtım sınıfa, yüzüm karatahtaya
dönük, ders bitimine kadar kıpırdamadan ayakta durmak...
Utanıyorum, midem bulanıyor. Ölmek istiyorum.
Herkesten nefret ediyorum, herkes ölsün istiyorum.
Sonra bir ara cebimdeki kabarıklığı hissediyorum: Kabak çekirdeklerim!
Bir kuruşluk kabak çekirdeği almıştım, bir tane bile yemedim.
Mahmut'la ( benden birbuçuk yaş büyük ağabeyim; üçüncü sınıfa gidiyor)
eve giderken yiyecektik. Evimiz taa tepede, Abidin Paşa Köşkü'nün orada.
Bahardı... Bademler açmış, tepeye giden toprak yol bomboş.
Ev yok pek. Apartman hele hiç yok.
Göz alabildiğine tarla. Papatyalar, gelincikler.
Hadi be sen de!.. Ne diye ölecekmişim...
Mati'cigimle güzelim dağ yolunda çekirdek yiyerek,
konuşa gülüşe eve gitmek varken !
Şimdi dönüp geriye baktığımda, hep çekirdek misali umutlar peşinde
ayakta kalabildiğimi görüyorum.
Öleceğimi bile bile bir çekirdek uğruna bu kadar çaba, çırpınma!
Değer mi ?.. Birşey yap,
Met'i anımsıyorum, sevgili Aziz Nesin'i...
İçim ısınıyor yeniden.
Kalk hadi diyorum, durma koş, birşeyler yap. Yaşa...
Dur diyorlar bir yandan da, koşma...
Yeter dinlen artık. Koşma...
Öl artık !
Ama çekirdeklerim bitmedi ki daha..."
Yıldız Kenter
08 Ekim 2008
Güç sende...
istiyorsan düsüncelerini degistir.
William Shakespeare
29 Eylül 2008
Uçar gider, koşsan da tutamazsın
Güneş kucağındadır, bilemezsin
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın
Uçar gider, koşsan da tutamazsın...
W.SHAKESPEARE
27 Eylül 2008
Kadir gecesi
Günahlarımızdan arınabileceğimiz, yaratandan af dileyebileceğimiz ve affedilebileceğimiz ender günlerden biri.
Af diledim Allah'tan bugün. İkimiz için. Hem senin, hem benim için.
1000 aydan daha hayırlı olduğuna sığındım. Bugün meleklerin yer yüzüne inip af dileyenlere merhamet edeceğini duymama sığındım. Sesimin duyulacağına inandım.
Günahlarımı göz yaşlarıma sarmaladım. Söyleyemediklerimi,dillendiremediklerimi koydum içine ve göz pınarlarımdan salıverdim öylece.
Hani herkes bana teşekkürlerini sunuyor ya... Özeniyor ya benim gibihissetmeye,yaşamaya...
Hıh... Bilmiyorlar ne kadar günahkar olduğumu aslında. Yaptıklarımı,yaşadıklarımı, hatalarımı...
Ne kadar af dilesem belki affolmaz. Belki geri dönüş olmaz o günlere. Ancak yine de inandım söylenenlere. İnandım merhametine...Büyüklüğüne...
"O"nun için ağladım biraz. Biraz senin için, birazda kendim...
Kendim için ağladım çünkü son iki yıl içinde kendimi ne kadar alçalttığımı, hayatımın tek eksik parçasını tamamlamak uğruna ne kadarsefil olduğumu gördüm.
Ne kadar ayağa düştüğümü fark ettim...
İçimde saklı duyguların ortaya çıkarılması ile başlayan, daha sonra kontrolsüz bir biçimde hayatıma yayılan, başka ruhlara da göz yaşını bulaştıran, freni patlamış bir araba gibi oraya buraya çarparak ilerleyen hayatımda ne kadar aciz olduğumu anladım.
Af diledim acizliğim için. Yapılması en günah şeyleri yaptığım için.
Çünkü iyiyi veren Allah, kötüyü de insan için verdi. Kötüyü, iyiyianlasın, ona tutunsun diye verdi.
Ne kadar kötü olursa, kazandığı iyilik de o kadar derin, o kadarsağlam olsun istedi.
Bu gece meleklerini yer yüzüne gönderdi. Onları iyi olanın değerini anlayıp, af dileyenleri affetmek, ilk doğduğu günkü saflığına ulaştırmak için gönderdi.
Ona inananları kanatları altına almak, şu fani dünyada herşeyi gören,bilen kudretiyle, o büyük şefkati ile korumak istedi.
Onlara, "Bir şans daha" dedi.
Onlar bu inancın getirdiği huzur ile ayağa kalktı secdeden.
Onlar şu dünyada aslında ne kadar aciz varlıklar olduğumuzu anladı.Milyonlaca kilometre kare büyüklüğündeki dünyada ufacıcık minicik bir parça olduğumuzun farkına vardı.
Hata yapmadan doğrunun doğruluğunun ne kadar doğru olduğunun anlaşılamayacağının ayırdına vardı.
Onlar günahlarını hiç unutmadı.
Af dilemeyi de...
Doğruyu öğrettiği, gösterdiği için Allah'a teşekkür etmeyi de...
Neden hala yaşamaya devam ettiğinin farkına vararak, verilen bu şansınkıymetini bilerek, hayatta kalmayı nasip ettiği, öğrendikleriniuygulasın diye bir şans daha verdiği için şükrederek yaşamayı da..
26 Eylül 2008
Kadın olmak...
Bir kadın çocuktur aslında… Çocuk gibi davranmayı sever. Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini ister.Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak sevmeli erkek kadını… Ama hiç bir kadın çocuk muamelesi görmek istemez. Söylediği şeyler çocukça da olsa dinlenilmesini, dikkate alınmasını ister.Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz; ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz..
Bir kadın güçlüdür aslında...
Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür. Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez. İster ki, erkeğin gücü kendisine huzur versin. Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekler. Böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir. Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz. Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.
Bir kadın sevgidir aslında...
İçinde her zaman sevgiyi taşır. Sevdiklerinden kolay ayrılamaz. Sevdiklerini kolay kolay kıramaz. Zor sever; ama, tam sever. Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız. Belki kolayca yüreğine girebilirsiniz. Ancak beyninde yer alamazsınız. Her an terk edilebilirsiniz. Sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette Bunun tek nedeni ise engelleyemedikleri ”acımak' duygusudur.
Bir kadın yalnızdır aslında...
Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz. Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır. O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez. Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz. Yalnızlık onun sığınağıdır. O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir. Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız, onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.
Bir kadın çılgındır aslında...
Neler yapabileceğini erkek aklı hayal bile edemez. Üreticiliğinin sınırı yoktur ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler. Hoyratça harcamaz üreticiliğini. Sadece erkeğine saklar. Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız demektir. Çünkü hayatın içinde olan her şey ancak kadınlar olduğunda anlam kazanıyor. Yemek yemek, su içmek bile. Bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyor musunuz? Anlıyorsanız ne mutlu size. Anlamıyorsanız ne yazık ki yaşamıyorsunuz!
............bir kadını ağlatırken çok dikkat edin..!!!
....... çünkü Allah gözyaşlarını sayar.....!!!!
kadın;erkeğin kaburgasından yaratıldı,ayaklarından yaratılmadı..!!!
öyle olsaydı ezilirdi......!!! üstün olsun diye başından da yaratılmadı......!!
AMA GÖĞSÜNDEN YARATILDI......
Eşit olsun diye......
kolun biraz altında...
Korunsun diye...!!!
KALP HİZASINDA SEVİLSİN DİYE!!!
Can DÜNDAR
(tabi anlayana)
21 Eylül 2008
Özlüyorum
Gücüm yetmiyor unutmaya
Özlüyorum
Elini tutmayi sesini duymayi
Boynuna sarilip omuzunda aglamayi
Nedensiz sevinçleri
Hasret dolu sevgi dolu simsicak düslerimi
Özlüyorum
Gücüm yetmiyor unutmaya
Seni aramazsam unuturum sanmistim
Girmez sanmistim hayalin beynime
Geceleri düslerimde
Gündüz baktigim heryerde seni
Özlüyorum..
Renkler gitmenle soldu
Kirmizi kirmiziligini unuttu
Mavi maviliginin farkinda degil
Beyaz yanliz sen giydiginde
güzelligini haykiriyormus
Özlüyorum
Bu özlem bu bekleyis hiç bitmiyecek
Ruhumda sana açan eflatun renkli çiçekler
solmayacak
Olmasanda sensiz sensizligi yasatacagim
Sensiz seninle olmayi basaracagim
Sonun yaklastigini hissettigim gün
Beyaz, bembeyaz mendilimi sallayarak
Sensiz yasamin kahrediciligine veda ederek
Seninle sonsuzluga kavusacagim. .
30 Ağustos 2008
Cem Özkan - Dön bana
Üzülürüm yine
Resmini görünce
Maziye bakarak
Vazgeçemem senden
Bir ömür geçse böyle
Ardından yalvararak
Dön bana yeniden ne olur
Sev beni yeniden ne olur
Al beni yanına ne olur
Dön bana yeniden ne olur
Ne olur...
Unuturum sandım
Zamana bırakınca
Seni nasıl sevdiğimi
Ama bugün yine
Söylüyorum hep aynı
Hep aynı şeyi
Dön bana yeniden ne olur
Sev beni yeniden ne olur
Al beni yanına ne olur
Dön bana yeniden ne olur
Ne olur...
25 Ağustos 2008
Değmez mi dersin?
Genç çocuk ne yaparsa yapsın ona yardımcı olamamış. Onun üzüntüsünü kendi üzerine almış, her an ona yardım etmeye çalışmış, göremediklerini göstermeye, hissedemediklerini hissettirmeye çalışmış, onun dertlerini kendine dert edinmiş ama elinden hiç bir şey gelmemiş. Üzüldüğü ve yıprandığı ile kala kalmış. Sonunda çaresizlik içinde onu kendi haline bırakmaya karar vermiş...
Kız yalnızlığına çekilmiş sonra. Şehrin gürültüsünden, hızlı yaşantısından kaçmış, daha sakin ve sessiz bir yere yerleşmiş. Yanlızlğı içinde tanımaya başlamış kendini sonra. İçinde iki kişi yaşadığını fark etmiş. Duyguları ve mantığının ayrı kişiler olduğunu ayırt etmiş. Her zaman mantığını konuşturduğunu duygularını hep susturduğunu fark etmiş. Birazcık da ruhuna, duygularına vermiş sözü. Adil bir yargılama sürecine girmiş böylece. Daha iyi kararlar alabilir olmuş. Aydınlanmaya başlamış yavaş yavaş. Yıllardır kendine zorla kabul ettirdiği kalıpların dışına taşmaya başladığında bulmaya başlamış kendini, anlamış yanlış yollarda, alakasız patikalarda kendini harap ettiğini.
O günden sonra yaşadıklarından dolayı kendini suçlamayı bırakmış, pişmanlıklarını, aldığı kötü kararları düşünmeyi rafa kaldırmış. Çünkü anlamış ki insan hata yapar. Belki bazen en acısını, belki geri dönülmez olanlarını yapar. Bunların hata olduğunu düşünerek başka bir hata daha yapar. Ancak asıl hata bu değildir hiç bir zaman. Bu hayattaki asıl hata denilen şey, hata olarak görülen hatayı tekrarlamak, geçmişe takılıp kalmak ve geleceğini mahfetmektir. İşte asıl hata budur.
O gün tüm düşüncelerinin üzerine beyaz bir çarşaf örtmüş. Sözde hatalarıyla barış imzalamış. Onlarla savaşmayın ne kadar anlamsız olduğunu fark etmiş. Savaşmak kan dönmek, içini paramparça etmektense , inşaa etmeyi, güzellikler yaratmayı denemeye karar vermiş.Kendine bir söz vermiş.
"Sözde hatalarımı affedecek ve asıl hatayı yapmayacağım. Geleceğimi mahfetmeyeceğim. Sözde hatalarım benim ne yapıp ne yapmamam gerektiğine dair klavuzum olacak benim. Onlar benim dostum olacak aslında. Bundan sonra hata yapmayacağım. Doğru olana, huzura, sağlığa mutluluğa ereceğim. "
O gün içine doldurduğu mutluluk ve huzur ile artık sabah kalktığında taktığı maskeyi koyduğu yeri unutur olmuş. Çünkü artık ona ihtiyacı yokmuş. Çünkü yüzündeki asıl mutluluk ve huzur etrafına büyük bir neşe katıyormuş. İnsanlar onun saçtığı gerçek neşe ile ona daha çok bağlanıyormuş, gerçek arkadaşlar, dostlar ediniyormuş. Dostları onun her zaman yanında olarak ona destek oluyormuş. O da önceden onları kendinden uzaklaştırmak yerine daha çok yanına davet ediyor onlarla birlikte gülüyormuş ve hayatına emin adımlarla devam ediyormuş.
Sonra günün birinde tüm bu fikirleri daha önce birinden duyduğunu farketmiş. O genç... Zamanında dinlemediği, bir şekilde yanından ittiği, üzdüğü o genç...
Ama biliyormusunuz o genç şimdi çok mutlu. Çünkü önemsediği insan ona fark ettirmeye çalıştığı düşüncelere yönelik bir adım attı. Belki kendi başarılı olamadı, belki beceremedi bilinmez ama önemli olan şimdi bir uyanışın yavaş yavaş gerçekleşiyor olmasıydı.
O gencin şimdi tek bir isteği var. Yenilme! Sözde hatalarına yenilme! Derin uykudan uyanmaya başladığın bu günlerde yatağın sıcaklığına yapılıp yeniden derin uykuya dalma. Unutma! Doğru olan zordur! Sabret. Doğruyu ve mutluluğu kovala... Sözde hatalarını yeni hatalarla süsleme, bile bile yanlış yapma, mantığının sahte diğer yanının gerçek olduğunu ve eninde sonunda belki yıllar sonra da olsa onun kazanacağını unutma! Güvendiğin insanlara sarıl, onlardan güç al, onları itip uzaklaştırma, onları yanına çek, onları yanına çek ki onların güzelliğinden iyiliğinden birer parça da sen al. Onlarla birlikte nefes alarak, onlara bakarak karar, olgunlaş ve onlarla duygularını paylaş. Paylaştıkça içinde doğan minicik huzurla bir adım daha ilerle. Korkma! Senin üzüntülerini kendi üzüntüleri yapacak, üzüntünü üstüne alacak sana yardımcı olarak çok insan var...En azından benim bildiğim bir kişi var...
Elindeki şişeye uymayan bir kapağı 750 kere uydurmaya çalışmaktansa kapağı değiştirmek daha güzel bir fikir değil mi ? 750 kere bunu denedin... Hadi gel şimdi bir de kapağı değiştirmeyi dene. Belki ilk hamle de doğru kapağı bulacak ve mutlu olacaksın, denemeye değmez mi dersin?
10 Nisan 2008
Pencere
Titiz olan insanın penceresindeki ufuk geniştir. Baktığı zaman görür şehrinin güzelliğini, kendi tesadüflerini kendi yaratır bazen, bazen de kendi yaratıcılığıyla arar düşlerinin yansımasını o şehirde. Hiç bir şey yok denen şehir de Sapanca gölünün kenarında bir akşam yemeği yer örneğin, belki de yukarılara çıkar maşukiyede
arkadaşlarıyla mangal partisi yapar. Alır eline fotoğraf makineisini dolaşır şehrinin derinliklerinde , o küçük yeşil kutucuk minibüslerde adını bilmediği kişilerin yanlış binişlerine gülümser, barista cafede kahve içerken, güzel müzikler eşliğinde okur gazetesini, belsada tavla turnuvalarına katılır, ilk turdan elenir belki ama önemli olan katılmaktır :), biraz daha çılgınlaşırsa toplar arkadaşlarını götürür izmit buz pistine, salak salak düşüşlerinde gülmekten kaybeder karın kaslarını,kim bilir belki de gitar kurslarında tıngırtadırken,ingilizce kursunda yes derken gülümser hayata...
Kış olup beyazın güzelliği geldiğinde çıkar kapısının önündeki her sabah ter atarak tırmandığı yokuşa ve bu sefer zevkle bir tahtanın üzerinde kayar aşağı doğru bağırarak. komşularını davet eder sıcak bir çay için. Hayatını okulda kitap satarak geçiren genç kız komşusuyla edebiyat muhabbetine başlar sonra. Akşam film partileri düzenlenir. Film sonraları işin ucu iyice kaçar bedenler müziğe teslim edilir. Üst kattaki polis veysel abi çıkar gelir "saat 2 oldu ne bu ses!" diye bağırır ortalığı inletir. Sonra kapına soğuktan üşümüş titreyen bir kedi gelir. Misafir edersin onu kimseden habersiz odanda. Odandan kaçar ev arkadaşlarının karşısına ansızın atlar sonra. Kedi kovulur yüreğin acır...
Penceresi buğulu olanın,yapacak hiç birşey bulamayanın, hayatı boş bulanın penceresi ise buğuludur işte. "Bulanık bu" der durur öylece. Sıkılır. Çünkü görmüyordur hiç birşey. 4 duvar arasında kaybolur belki de. Kim kirletti bu pencereyi? sorusuna takılmıştır. Penceredeki kir le kavga eder sen niye buradasın ki ? diye.Kirletenleri arayıp bulmaya çalışır, gelin temizleyin bu camı der. Onları bulamazsa biri gelsin temizlesin diye bekler. Oysa hayat pencerenin arkasında akıp gider. Oysa tek yapılması gereken bezi suyu alıp KENDİMİZ ovalamaktır o camı. Kimsenin o camı temizlemesini beklemeden. Kendimiz kendimiz için öğrenmeli, geleceğimiz için elimizi kolumu kıpırdatmalıyız artık.
Çünkü 4 duvar değildir ait olduğumuz yer. Yaşamı yaşamın içinde yaşamak gerekir ve bir insan ne kadar çok olumsuzluk görüyorsa o kadar çok öğreneceği şey vardır hayatta. Çünkü olumsuzu olumluya çevirmektir yaşamın amacı. O farkın ayırdında olanındır güzel ve huzurlu yaşam.
Pencerelerimizin hep pir-u pak olması dileğimle.
Hepiniz benim için ayrı değerlisiniz.
Saygılar.
Kıvırcık.
09 Nisan 2008
Acemi Balık (Bölüm 5-Final)
Yolculuklar, uzaklar, ruhun kendini toparlaması için ilaçtır. Nerde olduğunun, nereye gittiğinin hiçbir önemi yoktur o an. Düşüncelerinin içinde derin bir yolculuğa çıkmışsındır çünkü. Yaşadıklarını düşünürsün, fikirlerin acımasızsa çarpışır, çarpıştıkça güçsüz olan ölür ama yenileri doğar. Yenilerle kurarsın yeniden özünü, yıkıklarını onarırsın ve hani kopan bir ipi bağladığında ipin en sağlam yeri o düğüm olur ya... işte o denli sağlam olur yeni eserin...
***
Gidiyordu… Nereye gittiğini bilmeden yalnızca gidiyordu. Yalnızca ona söylenenleri düşünüyordu. Aslında cevabı ortada olan bulmacayı kendince çözmeye başlıyordu. Asıl olanı sorguluyordu.
-“Gerçek olan ne? Doğru olan ne?
-"Sevgiyi, sevmeyi, aşkı, arzuyu gerçekten biliyor muyum?"
-"Yoksa hepsini birbirine mi karıştırıyorum?...”
-"Duygularımın tutsağı mı oldum yoksa aklımın mı? "
-"Gelip esir mi etti yoksa arzularım beni? "
-"Belki de sevgimin büyüklüğünü ispatladı çektiğim acılar? "
Cebindeki tüm yaşantısını döktü ortaya. Bulmak istiyordu çünkü cevapları. Korkmadan açtı eski defterleri. Okyanusun güzelliğini anımsadı. Bir liste yapmak istedi. Ona yaptıklarını ve onun onun için yaptıklarını görmek istedi. Bir liste sürekli dolmaya başlarken, diğerinin bom boş kaldığını gördü. İçi acıdı. Onun için yaptığı o kadar çok güzellik varken nasıl olur da onun yaptığı hiç bir şey olmazdı…
Lakin tek bulduğu, verdiği o güzel salınış ve bakışları oldu…
-"Benim için kılını kıpırdatmamış olmasına rağmen neden tüm iyiliğimi , tüm kalbimi , tüm sevgimi ona verdim? Yalnızca o gözlere bakmaya doyamadığım için mi ? Her gece mi onunla birlikte geçirmek, her an sarılarak o koku ile ruhumu doldurmak için mi ?..."
-"Hayır. Bu sevgi değil, bu arzuların zaferinden başka bir şey değil. Onu delice arzulamak demek, onu sevmek demek değil. Seni sevmeyen, senin için parmağını bile oynatmayan, peşinden koşturan, süründüren, sana devamlı acı yükleyen,acı çektiğini gördüğü halde yalnızca izlemekle yetinen,sırtını dönebilen birine kendini adamak doğru değil…"
-"Yanlış olan buysa eğer, o zaman doğru olan benim için 10 parmağını feda eden, peşinden koşturmak yerine hep bir adım gerimde olan, acı çektiğini gördüğünde dayanamayıp o acıyı alıp yerine mutluluk koymaya çalışan, hayatı çekilmez kılmak yerine çekilir hale getirmeye çalışan doğru kişi olmalıydı. Sevgi dediğin bedenle değil ruh ile alakalı olmalıydı. İki ruhun birbiriyle buluştuğu bahçede arzu ve istekler yemyeşil çimlerin arasına dağılmış gelincikler olmalıydı. Arzular, bahçenin kendisi değil, bahçeye renk katan çiçekler olmalıydı. "
Hayatında hiç böyle birini tanıyıp tanımadığını düşündü. Oysa ne kadar güzel olurdu, onu anlayan, bir adım ileri gitmesine yardım eden, acıların karşısında bende varım diyen, üzgün olduğunda çok uzaklardan yanına kadar gelen, göz yaşlarını silen, elleriyle ruhuna dokunabilen bir yoldaşı , bir arkadaşı, bir sırdaşı, sanki canının bir parçası…
Donuk donuk bakan gözleri şaşkınlıkla iyice açıldı ve aklından bir kelime geçti.
“Deniz”
-"Acılarla dolu o günlerde bana sırt çevirmeyen, yaptığım yanlışları düzeltmeye çalışan, yaptığım tüm israfa, yarattığım tüm pisliğe rağmen beni kapı dışarı etmeye kıyamayan, aksine sevgiye, doğruya yöneltmeye çalışan deniz…"
-"Nasıl bir perdeydi bu gözüme inen… nasıl bir gözlüktü bu taktığım… Gerçeği bu kadar örten, burnumun önündeki doğruyu görmemi engelleyen…"
Deniz kabuğunun söylediği, ona hiçbir anlam ifade etmeyen ancak şimdi aklında eşsiz derinlikte anlamlar taşıyan o sözleri yeniden tekrarladı..
-"Aklın tutsağıdır duygu,akıl da ruhun…"
-"En zor ve karmaşık işleri yapar akıl, eğer tutsak elini çözerse ruh…"
-"Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı…
-"Tensel düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp…"
-"Eğer itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru..."
-"Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer..Eğer hayvani arzular baskın olursa tende… Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya…"
Aklının göz yaşları arasında gülen nefsi görüyordu şimdi. Donuk , hüzünle bakan gözleri kendine kızgınlıkla dolu bakışlara döndü. Üstündeki çer çöpü silkelemek istercesine titredi.
Başta pişman olduğunu hissetti. Tüm bu yaptıkları için kendine lanetler etmeye başladı. Çok büyük bir hata olduğunu düşündü. Ancak caydı o anda fikrinden. Tüm bunlar yaşanmasaydı doğruyu nasıl bulabilecekti?
İçinde garip bir heyecan duydu, birazcık gözleri doldu. Aniden gittiği yoldan caydı ve geldiği yere doğru hızla yüzmeye başladı. Yolculuk bitmeliydi artık. Doğru olana kavuşabilmek için var gücüyle ait olduğu yere doğru yüzmeye başladı. Eski mutluluğu ve heyecanı yerine gelmiş kendini yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Karanlıkların içine hiç korkmadan atılıyor, en zor geçişleri tereddütsüz beceriyordu…
Saatleri , günleri saymıyordu artık, bir an önce denize varmak istiyordu. Sadece yemek, içmek için duruyor, sonra yeniden kalkıp gidebildiği kadar gidiyordu. Ne gecesi ne gündüzü belliydi. Bazen kendini karanlıkta yol alırken buluyor, bazen ise pırıl pırıl sulardan geçerken buluyordu.
Artık iyice yaklaşmıştı.Pırıl pırıl sularda neşeyle , keyifle etrafındaki balıkları, canlıları izleyerek ilerliyordu.
Derken, her şey çok hızlı oldu. Bir anda bir karanlık indi o sulara. Derin bir korku saldı önce. Ürkek bakışlar aldı etraftaki neşeli bakışların yerini. Sadece balıklar değil bitkiler bile saklanmaya çalıştı o karartıdan. O ise ne olduğunu anlamadı. Hepsinin neden kaçışmaya başladığını anlamadı. Arkasını dönüp bakmak , başka bir gerçekle yüz yüze gelmek üzere olduğunun ayırtına varamadı. Etrafında hiç kimse kalmadığında arkasında bir dağ gibi büyüyen karartıya doğru yüzünü döndü. Yüzünün en ortasına büyük bir endişe geldi oturdu. Dona kaldı. Gördüğüne inanmak istemedi. O karartının kudreti, büyüklüğü ve hızı karşısında hiçbir şansı yoktu. Çaresizce o karartının onu içine alışına tanık oldu…
O kocaman balinanın midesine inerken gittikçe uzaklaşan, azalan tonda bir haykırış duyuldu ağzından…
-"Denizzz ! …"
***
Karanlıkların bizi ne zaman bulacağı muamma
Gel sen bu yolculuğu çok uzatma
Aklını başına topla
Seni seveni,
Sabırla bekleyeni ,
Bir saniye daha ağlatma…
Kıvırcık
22.05.08
Nezarethane
06 Nisan 2008
Acemi Balık (Bölüm 4)
O inanç, karşılaştığın sorunlar ne kadar büyük olursa olsun ayakta tutar seni. Hedefine sanki hep bir adım kalmış kadar yakın hissedersin kendini, bir uzansan yetişeceksindir sanki. İşte budur kıpırdayacak halin kalmamışken verdiğin soluk arasında seni yeniden yola koyan, sanki onca yolu gelmemişsin gibi canlı tutan…
İnanmak , zifiri karanlıklardaki ışığı görebilmektir. Hiçbir yol yokken doğru yönü hissedebilmektir. Tüm söylentilere kulak tıkayıp tam aksini düşünmektir.
Onun aklında da “başaramamak” diye bir düşünce yoktu, hiç olmadı. İnandı gittiği yola. Zaman zaman aç kaldı belki. Kimi zaman endişelendi, bazen yanlış yollara girdi.Ama inandı.
Bir zaman sonra karanlıklar aydınlanmaya başladı. Bir yere vardığının farkındaydı ancak neresi olduğunu bilmiyordu. Çok kalabalık bir yerdi burası. Şaşkın şaşkın dolaşmaya başladı hiç bilmediği canlıların arasında. Kenarıda duran bir şey dikkatini çekti. Ağzını kocaman açmış bir deniz kabuğuna benziyordu. Kabuğu pırıl pırıl parlayan bu varlığa yaklaştı. Onunla oynamaya başladı. Girdi çıktı, etrafında dolandı. En sonunda dayanamadı içine girdi uzandı. Etrafı meraklı gözlerle izlerken bir yandan da ne kadar yolu kaldığını düşünüyordu. Düşünürken yorgun bedeni dayanamadı uyuya kaldı.
İçinde huzurla uyuyan balığı gören ev sahibi kapılarını yavaşça kapadı. Onu görür görmez buralardan olmadığını, yolcu olduğunu ve çok yorgun olduğunu sezmişti. Hiç sesini çıkartmamış balık uyuyana kadar onu izlemişti. Uyanmaması için yavaşça kapaklarını kapatıp huzur içinde birkaç saat geçirmesini sağladı. Hatta onunla birlikte o da uyumaya başladı.
Bir zaman sonra balık sayıklamaya başladı. Denizin ona söylediği sözleri deniz , okyanus ve neden kelimeleriyle harmanlayıp bölük pörçük sayıklıyordu. Ev sahibi uyandı ve onu dinlemeye başladı. Anlamak için çok zorlanmadı. Sayıkladığı sözcükler ünlü bir düşünürün sözlerinden başka bir şey değildi. Saatler geçtikçe balığın sayıklamaları iyice arttı. Ev sahibi bulmacayı çözmek adına düşündü…
Deniz…Okyanus…Neden…ve sözler…
Bir süre sonra balık gözlerini açtı…
Açtı ancak gözlerinin açık olup olmadığını anlayamadı. Açmış olması ile açmamış olması arasında hiçbir fark yoktu. Zifiri bir karanlığın içinde buldu kendini ve çok korktu. Fırlayıp gitmek istedi ancak kabuk onu sardığından kıpırdanamadı bile. Can havliyle bağırmaya başladı.
- "Neler oluyor! Nerdeyim ben! Öldüm mü yoksa. Allah’ım…"
- "Şiştt!" Diyerek susturur onu ev sahibi. Balık irkildi.
- "Sende kimsin?"
- "Kim olduğumu boşver. Yalnızca beni dinle. İyi dinle. Bu sözler senin anahtarın olacak!"
Anahtar kelimesini duyunca balık çok şaşırır. Şaşkınlıkla birlikte dinlemeye başlar karanlığı.
"Aziz dost! Kulak tut sözüme! Dinle!"
"Aklın tutsağıdır duygu,akıl da ruhun…"
"En zor ve karmaşık işleri yapar akıl, eğer tutsak elini çözerse ruh…"
"Duru bir ırmağı andırır ruh, tertemiz bir ırmağı…Tensel düşünceler ve nefse ilişkin arzular da ırmağın üzerini kaplamış bir avuç çerçöp…"
"Eğer itiverirse aklın eli o çerçöpü, ırmak kendini gösterir, berrak ve duru..."
"Dünya arzuları kaplarsa suyun yüzünü eğer..Eğer hayvani arzular baskın olursa tende… Nefis gülmeye başlar o vakit, ve akıl ağlamaya…"
"Heveslerin ve arzuların elleri bağlanınca çözer çünkü aklın elini Tanrı…"
"Sana kumanda etmeye başlar o zaman akıl, seni çekip çevirir… Önceleri sana hakim olan duygular mahkumun olur sonra, buyruğuna uyarlar bir bir…"
Bu sözlerden sonra ev sahibi kapılarını yavaş yavaş açmaya başladı. Bir demet ışık, ışıl ışıl parıldadı aralıktan güneş doğarcasına. Balık ışığa doğru döndü yüzünü ve ışığın sıcaklığını hissetti. Işığın sıcaklığı çekti onu o anda. Işığa doğru koşmaya başladı, aydınlığa. Hızlı hızlı atan kalbiyle attı kendini yeniden serin sulara, kaldığı yerden devam etti yoluna...
Acaba deniz kabuğu sandığı ev sahibinin, aradığı deniz tarağı olduğunu bilse yine de devam eder miydi o yola?
Kıvırcık
06.05.2008
Nezarethane
05 Nisan 2008
Acemi Balık (Bölüm 3)
Deniz masumdur, kalenderdir, daha yakındır hayatın kendisine, daha çok mücadele eder eteklerinden, kıyılarından ona katıştırılanlarla. Bu yüzden anlar dertlinin halini, tanır acılı misafirini, kendi de çekmiştir çünkü, yaşamıştır, tanıklık etmiştir…
İşte bu yüzden susar. Bilir çünkü sözlerin anlamsız, çaresiz, kifayetsiz kaldığı anları. Sözcüklerden daha anlamlı bir sessizlik sunar ona. Ancak ona sessizliğini vermemiştir sadece güzelliğinden de vermiştir parça parça. Her kavga ettiği deniz anasından gidip özür dilemiştir onun adına. Her ziyan ettiği yiyeceği sürükleyip hediye etmiştir bir başkasına. Her kirlettiği yere göndermiştir arıtan akıntılarını.
Acemi balığımız içindeki acıyı bir türlü atamamaktadır. Boş boş dolanır yosunların arasında. Düştüğü boşluk onu daha da sinirlendirir. Kavga etmek için bir nedene ihtiyacı yoktur artık. Suyun rengi, yengecin durduğu yer, yosunların salınışı bile bir nedendi onun için.
Tüm bunlar bir yana bir şey vardı ki görmeye dayanamıyordu. Görünce çok kıskanıyor , içindeki acı katlanıyor katlanıyor ve saldırganlığa dönüşüyordu. Kimseyi mutlu görmeye dayanamıyordu. Gülücükler saçarak dolaşan çiftleri görünce onlardan nefret ediyor ve o güler yüzlerini hemen solduruyordu. Neşeyle kumdan kaleler yapan yavru balıkçıkların kalelerini yerle bir ediyordu.
En son bir çiftin en mutlu anına, birbirlerine sevgiyle dokunuşlarına tanık oldu. Kala kaldı. İçinden o anı bozmak geldiyse de bu sefer yapamadı. Göz yaşları içinde izledi. Çaresizliği inanılmaz boyutlardaydı. Yeni doğmuş bir bebek kadar çaresiz hissediyordu kendini. İçi öyle bir burkuldu ki yığıldı kaldı bir köşe de .
Deniz kayıtsız kalamadı. Bir süre onu kendi haline bıraktıktan sonra yaklaştı. Ilık bir akıntıyla teselli etmeye çalıştı. Balığımız ise ona sert çıktı;
- Neden yapıyorsun bunu? Neden? Israrla seni pisleten, herkesle, hatta kendiyle bile kavgalı , kimseye en ufak faydası bile dokunmayan birine bunu neden yapıyorsun? Hak etmediğim halde her zaman bana iyi davranıyorsun, bütün gün boş gezdiğim halde beni besliyorsun, dışlamıyorsun…
Deniz ona derin bir cevap verir:
- Yukarıdan enginlere akar da hani bir su, en aşağıya varınca yükselir ya buhar olup
- Ve yerin altına girmeyince bir buğday, başak olup yükselemez ya
- Toprağa düşmeyince bir tohum da, elbette meyve olup baş çekemez göklere
Acemi balığımız bu sözlerden hiçbir şey anlamamıştır.
- Ne demek istiyorsun? Söylesene anlamı ne bunların?... Hey! Sana diyorum!...
Deniz başka tek kelime etmemişti ona. Söylediklerinin yeterli olduğunu biliyordu. Balığımız için ise hiçbirşey ifade etmiyordu bu sözler. Kıyıda köşede bir kayalık bulup düşünmeye başladı.
Üzüntüden, şaşkınlıktan iyice yorgun düşmüştü ancak yine de o kıt aklıyla düşünmeye başladı. Her gün bu kayalıklara gelerek derin düşüncelere daldı gitti. Önünden geçen balıklara baktı. Onların davranışlarını seyretti. Küçük balıkların birbiriyle oynarkenki mutluluklarını izledi. Birbirine sımsıkı kenetlenmiş aileleri gördü.
Değişen hiçbir şey yoktu. Çünkü hala o sözcüklerin anlamını bulamıyor çıldıracak gibi oluyordu. Sonunda merakı o kadar arttı ki yardım almak istedi. Önüne gelen herkese aynı sözcükleri tekrarlayacak ve manasını soracaktı.
Eski gücü ve kuvvetini buldu sanki o anda. Ok gibi fırladı yerinden. Önüne geleni durdurmaya başladı. Küçük büyük demeden soruyordu. Bir kılıç balığına , bir ahtapota, bir kefale…
Hepsi onun çıldırmış olduğunu düşündüler. Kılıç balığı “Çekil şurdan şişe dizmeyeyim şimdi seni” dedi. Ahtapot kollarına alıp biraz sarsıp “İyi misin sen?” dedi. Kefal , bir an olsun durmadan yoluna devam etti.
Balığın düştüğü bu durumu gören deniz atı ona yaklaştı.
- “Dostum” dedi.
- “ Senin derdin büyüktür. Biz kıt akıllılar, ömrü kısacık canlılar sana yardım edemeyiz. Doğru insana sormalısın sorunu.”
- “Kim anlar benim derdimden? Kim söyler bana bu saçmalığın anlamını?”
- “Buradan çok uzaklarda, denizin derinliklerinde 400 yaşında olduğu söylenen bir deniz tarağı yaşar. Çok ömürler tüketmiştir o. Çok yaşamış görmüştür. Söylese söylese o söyler sana cevabı. Anahtarın ondadır.”
Acemi balık, bir saniye bile düşünmeden deniz atının tarif ettiği yere doğru var gücüyle yüzmeye başladı. Ne suların karanlığı, ne tanımadığı canlılarla karşılaşmak ne de ölüm gözünde yoktu. Tek bir istediği vardı. Bu karanlık yolu tamamlayıp deniz tarağına ulaşmak. Yakasına yapışıp derdine derman olmasını sağlamak.
Var gücüyle yüzdü gitti. Karanlık bir yolun içerisinde kayboldu.
Ya kendi karanlığında düşüncelerinde kaybolup hiç dönemeyecekti… yada arınıp ışıl ışıl geri dönecekti…
Kıvırcık
04.05.2008
Sweethome
04 Nisan 2008
Acemi Balık (Bölüm 2)
Sonunda bir el uzandı aldı onu. Beklediğinden biraz daha farklı bir eldi bu. O kadar bitkindi ki hiçbir şeyin farkında değildi. Bir anda kendini yanından vızır vızır geçen yüzlerce balığın bulunduğu bir suyun içinde buldu. Ölüyor olduğunu düşündü. “İşte geldiler beni almaya” dedi.”Vakit geldi.Hiç değilse huzur içinde öleyim” dedi. Gözlerini kapadı. O kadar acınacak haldeydi ki bir teknenin balık havuzunda olduğunu anlayamadı bile.
Acemi balığımız yeni macerasına yol almaya başlamışken balıkçılar kendi aralarında konuşuyorlardı.
- Bu sefer çok esaslı bir müşteri yakaladık. Çok iyi para kaldıracağız oğlum bu sefer !
- Ama abi adam çok titiz diyorlar. Çoğu balıkçıyı ufacık bir isteğini yerine getirmedi diye gözünün yaşına bakmadan elinde mallarla onca yoldan geri çevirmiş.
- O bizi daha tanımadı. Göstereceğiz ona iyi balık neymiş. Şu andan itibaren tüm ekibi topla biz oraya varana kadar tüm balıkları kıpır kıpır canlı görmek istiyorum. Hadi göreyim sizi !
Adamlar bir telaş içinde tüm dikkatlerini balıklara verdiler. Onları beslemeye , ilk günkü canlılığında tutmak için ellerinden geleni yaptılar. Artık günler süren yolculuk bitmek üzereydi. Patron balıkların durumunu görmek için son kez aşağı indi.
- Nasıl gidiyor evlat!
- Herşey yolunda efendim , gördüğünüz gibi hala hepsi kaçacak delik arıyorlar.
- Herşey yolunda demek!, peki bu ne? Şu köşede duran
- Anlayamadım efendim?
- Şu köşede duran diyorum! Rengi solmuş, ölü gibi serilmiş , kıyıda can çekişen ne üdüğü belirsiz canlıyı diyorum ! Senin bana kastın mı var he söyle! Bana işi kaçırtmak mı istiyorsun! Bu balıklarla mı alacağız işi salak! Hemen at şunu görmesin gözüm!
- Derhal efendim!
Ehh… Acemi balığımız o kadar küskündü ki hayata ne verilen yemi aldı ne de sevindi yeniden su ile buluştuğuna. O hala niye kavuşamadığını düşünüyordu yaratanına. Yeniden bir el görünce ümitlendi. İşte… İşte şimdi…Vakit geldi…
Evet vaktiydi… ama ölmenin değil. Yeniden yalnızlığa terk edilmenin, yeniden kovulmanın…
Hızla savurdu onu eleman güzel bir bahar günbatımında. Çok geçmeden derin bir dalış yaptı rengi, tuzu değişik bu sulara. Süzüldü yavaş yavaş dibe. Burası balıkların öldükten sonra gittikleri yer olmalı diye düşündü. İçinde hala aynı acıyı hissettiğinde, etrafındaki her şeyin sıradan yaşamın bir parçası olduğunda inandı ruhunu teslim etmediğine.
Koyu kara renkler yerine açık mavi ve yeşilin bin bir çeşidi vardı şimdi de. Okyanuslar geçilmiş şimdi denize gelinmişti. Şimdi deniz ona çok küçük ve değersiz gelmişti. Okyanusun güzelliğinin yanında deniz onun için bir hiçti.
Çaresiz yaşmaya başladı o denizi. Öldürmeyen Allah öldürmüyorsa bir sebebi vardır diye düşündü. Deniz onu besledikçe kendine geldi. Kendine geldikçe yaşadıklarının muhasebesini daha iyi yapar hale geldi. Olanları düşündü. Yaşananları bir bir hatırladı. Düşüncelerinin arasında kayboluyordu çoğu zaman. Her düşündüğünde biraz daha artıyordu hayata olan kızgınlığı. Kendini dünyanın en aptal varlığı olarak hissetti. Nasıl bu kadar saf ve aptal olabildim diye kinlendi.
Duyduğu acının , özlemin üzerine şimdi bir de kendi ile mücadelesi eklenmişti. O artık acı ile yüklenmişti. Başka biri olmuştu şimdi. O güzel ruhun içinden derin bir nefret çıkmıştı. Hırçındı, umursamazdı, acımasızdı…
Deniz ile dalga geçiyordu. Belki de hırsını ondan alıyordu. Deniz analarıyla kavga ediyor , en güzel midyeleri tek tek eşeleyip ziyan edip bırakıyor , denizi pisletmekten geri kalmıyordu. Denizin rengiyle alay ediyordu, okyanus ve okyanusun rengi aklına geldikçe gözleri doluyordu.
Tüm bu yaptıklarına karşın denizin sessizliği,dinginliği onu daha da sinirlendiriyordu. Onun bir şey demesini bekliyor onunla da kavga etmek istiyordu ama ne kadar hıyanet ederse etsin, ne kadar onu hor görürse görsün ona tek kelime etmiyordu. Aslında deniz o kadarda sessiz değildi. Anlattığı çok şey vardı . Acemi balığımızın o sesi duyması için bir şeye ihtiyacı vardı;
Biraz zaman…
Kıvırcık
30.04.2008 22.19
Nezarethane
03 Nisan 2008
Acemi balık (Bölüm 1)
Hey sizler!
Evet sizler!
Sevdiği insan için her şeyin en iyisini yapmaya çalışıp sonunda “Nedennnn!” diye haykıranlar!
Bu geceki sözlerim size, yalnızca size…
Sende sevdin değil mi gönülden a acemi aşık? Görür görmez kaptırdın değil mi kendini? Kalbi deli deli atan biri oldun. Günleri , ayları , zamanı , kendini o gözler dışındaki her şeyi unutur oldun değil mi…Öyleyse oku… oku…
Okyanusa saldılar seni acemi balık, mas mavi rengiyle , bin bir çeşit güzelliğiyle başını döndüren okyanusa.Kendini hiç bu kadar özgür hissetmedin sen. Hiç bu kadar sınırsız değildi yaptıkların. Çılgınca yüzdün bu sularda . İçinde sonsuz bir huzur hissederek dolaştın kayaların arasında. Korkutucu karanlıkları buyur ettin, yüzünde bir tebessüm ile çağırdın onları. Bir bir geçtin karanlık sulardan. Hiç biri karartamadı seni, geleceğini. İnandın çünkü o okyanusa. Kendini ait olmuş hissettin. Adadın ona belki de… Hangi balık, hangi akıntı seni alt edebilirdi ki?
Günlerin geçti okyanusla birlikte. Okyanus besledi ruhunu, arındırdı geçmişinden. Sana bir tek yaşadığın an kaldı. Cam kavanoza başını vuruşlarını aldı senden, özgürlüğünü verdi, yaratıcılığını verdi. Günlerce yem beklerken çektiğin acıları çekti senden, aldı eritti sahip olduğu sonsuz suların içinde tuz misali.
Okyanusun sana kattığı değeri gördün. Karşılığında sende sonsuz ilgini ve şevkatini verdin ona.Hiç kirletmedin onu. Onu kirletmek isteyenleri engelledin. Onu kendinden bile korudun yeri geldiğinde. Göz yaşlarınla besledin kimi zaman eksilen suyunu. Geceleri o uyurken izledin onu. Yaklaşıtın usulca… öptün belki de bir gece…
Tarifsiz bir mutluluktu bu. İçine sığdıramadın. Duyurmak istedin bütün canlılara, dilin yoktu ki… Sarılmak istedin doyasıya, kolun yoktu ki… Yüzdün sadece… Hızla yüzdün… İçindeki muhteşem enerjiyi herkese göstermek istedin. Yüzeye geldin. Çılgınca taklalar atmaya başladın. Bir alabalık kesildin sanki. İçindeki mutluluk o kadar büyüktü ki sığamadın okyanuslara. Çıktın bir anda suyun yüzüne, çılgınca havaya atılıp yeniden su ile buluşmanın keyfini yaşamaya başladın. Her zıplayışında mutluluğun katlandı…katlandı…katlandı…
Katlandı sandın….
Son atlayışında havadayken bir anda buz kesti okyanusun yüzeyi. O kadar sert çakıldın ki o buza daha o an başladı göz yaşların akmaya. Ulaşamadın yeniden okyanusa. O kadar üzgündün ki tek yapabildiğin gözlerinin dolmasıydı o anda.
“Bir hataydı” dedi okyanus. “Beni bir saniye bile olsa terk etmemeliydin” dedi. “En büyük yanlışı yaptın” dedi. Artık bu sular sana sıcak, artık bu sular sana ateş, artık bu sular sana vaha…
Neden!!!! Diye haykırdı acemi balık. Neden!!!!!
Mutluluğun zirvesindeyken aşağı itmişti onu okyanus. Sonsuz gibi görünen derin bir uçuruma itmişti. Acısı o kadar büyüktü ki düşmenin hızlıyla esen rüzgar göz yaşlarını kurutamıyordu balığın…
Her göz yaşı aynı şeyleri tekrarlayıp duruyordu…
Ama nasıl olur? İnanamıyorum… Neden???? Niçin….
Ben değil miydim onun için en iyisini isteyen? saf ve temiz sevgisini veren?
Balık için hiçbir şey olan bu sıçrama okyanus için her şeydi. Balığın üzüntüsü içinde birikti birikti birikti. Çaresizliği öyle arttı ki , gözü hiçbir şeyi görmez olmuştu. Çaresizce ağzı ile vurmaya başladı buza. O dev kalıbın üzerinde bir çivi darbesi bile değildi bu dokunuşları. Çok dayanamadı hassas bedeni, kanamaya başladı. Kanadı… Kanadı… Kanadı…
Gözü her okyanusun içine daldığında, okyanusun güzelliğini uzaktan seyretmeye daldığında üzüntüsü bir kat daha arttı. Artık ne kendi hayatı, ne yapacağı davranışların getireceği sonuçlar umrunda değildi. Tek istediği ona yeniden kavuşmak, bu yanlışlığı düzeltmekti…
Okyanusun hiç mi içi sızlamıyor? Hiç mi özlemiyor beni? Nasıl izleyebiliyor benim burada eriyip gitmemi? diye yedi bitirdi kendini…
Olmadı… Acemi balığımız hiçbir zaman okyanus tarafından bir daha kabul edilmedi. Kaderine terk edildi. Soğuk yatağında ruhu buz kesti. Bakışları dondu önce göz yaşları üzerinde, sonra o güzel rengi soldu bir daha geri gelmemecesine... En son da ağzı dondu söylerken bir kelime, sonsuzluğa yanında götürmek istercesine :
NEDEN?
Kıvırcık
24.04.2008 00.14
Nezarethane
01 Nisan 2008
Kıvırcık'ın bir günü
Sıkıldıysam , o anki ruh halime göre değişir yaptıklarım.İstersem özenle seçtiğim duygu dolu kore dizilerini açarım, istersem en güzel müziklerimi açar kendi kendime dans ederim, istersem loş ışığımı açar slow şarkılar eşliğinde duygularımı satırlara döker ağlarım, istersem de duvarda asılı fotoğraflarıma bakar başka dünyalara dalarım...
Sınırsızdır dünyam benim.Keyif almak için yaşarım. Kimseye dokunmadan, kendimce, kimi zaman nezarethane de kimi zaman sıcak evim de yaşarım yalnızlığımı...
